...

...
Alptekin Şimşek

25 Şubat 2014 Salı

Gündeme Dair...

Bu ülkenin vatandaşları kendilerine uzatılan mikrofonlara yıllardır 'devlet bize kulak versin' dedi durdu. Sonunda bu dilek gerçekleşti:

- Emniyet, Cemaat dinliyor
- MİT dinliyor
- NSA dinliyor
- Jandarma dinliyor

Dünya'nın en çok dinlenilen vatandaşlarıyız.
Allah'tan başka bir şey istesek olacakmış...


A. Şimşek /25.2.2014 / İstanbul

Aşk Sokakta


Abbas Kiarostami


 "Eskiden, sinema salonlarında ışıkların perdedeki görüntüler daha iyi görülebilsin diye söndürüldüğünü düşünürdüm. Sonra, koltuklarına rahatça yerleşmiş izleyicilere daha yakından bakınca çok daha önemli bir nedeni olduğunu gördüm: Karanlık, izleyicinin kendini diğerlerinden ayırmasını ve yalnız kalmasını sağlıyordu. İzleyiciler hem diğerleriyle beraberdiler, hem de onlardan ayrı.

İzleyicilere sinematografik bir dünya gösterdiğimizde, her biri kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak kendilerine özel bir dünya kurmayı öğrenirler.
Bir yönetmen olarak, bu yaratıcı alışverişe inanıyorum, yoksa seyirci de sinema da ölür giderdi. Mükemmel işleyen kusursuz hikâyelerin çok önemli bir sorunları vardır: Seyircinin hikâyeye dâhil olmasına imkân vermezler.

Hikâyesi olmayan filmlerin izleyiciler tarafından pek tutulmadığı doğrudur ama hikâyelerin de eksik alanlara, bulmacalardakilere benzer beyazlıklara, seyircilerin doldurabilmesi için bırakılan boşluklara ihtiyacı vardır. Ya da izleyicilerin polisiyelerdeki özel dedektifler gibi keşfedebilecekleri açıklara ihtiyacı vardır.

Ben seyircisine daha çok imkân ve zaman sunan bir sinemaya inanıyorum. Yarı yaratılmış bir sinema bu, seyircisinin yaratıcı ruhunun katkısıyla tamamlanmayı başarabilen henüz bitmemiş bir sinema. Bugüne dek izlediğimiz yüzlerce filmde olduğu gibi. Seyircisine ait olan ve onların dünyasına karşılık gelen bir sinema bu.

Her eserin, her filmin dünyası yeni bir gerçeği açıklar. Salonun karanlığında, izleyicilere düş görme ve bu düşleri özgürce ifade etme fırsatı sunarız. Sanatın şeyleri değiştirmek ve yeni düşünceler ortaya çıkarmak gibi bir yönü varsa, bunun başarılması ancak yöneldiğimiz insanların, tek tek her bir izleyicinin yaratıcılığını özgürce bu alışverişe katmasıyla mümkündür.

Sanatçının ve yöneldiği bu insanların gerçek ve kurmaca dünyaları arasında sağlam ve kalıcı bir bağ vardır. Evet, sanat bireyin kendi arzuları ve ölçütleriyle örtüşen kendi dünyasını kurmasına yardımcı olur ama aynı zamanda kendisine zorla dayatılan gerçekleri reddetmesine de yardımcı olur. Sanat, sanatçıya ve izleyicisine sokaktaki insanların her gün yaşadığı acının ve tutkunun ardındaki gizli gerçeğe dair çok daha keskin bir görüşe sahip olma imkânı sunar. Bir yönetmen gündelik yaşamı değiştirme hedefine ancak izleyicisinin suç ortaklığıyla ulaşabilir. Bu da yalnızca filmiyle, seyircilerin de kavramayı başarabilecekleri çelişkiler ve çatışmalarla dolu bir dünya yarattığında mümkün olur.

Formül basit: gerçek olduğunu kabul ettiğimiz ama adil olmayan bir dünya var. Bu dünya bizim hayal gücümüzün bir meyvesi değil ve biz bu dünyadan, olması gerektiği üzre, hoşnut değiliz ama sinematografik teknikler aracılığıyla, içinde yaşadığımızdan yüz kat daha gerçek ve adil bir dünya yaratabiliyoruz. Bu, bizim yarattığımız dünyanın sahte bir adalet duygusu sunduğu manasına gelmez ama bizim ideal dünya tasavvurumuzla gerçek dünya arasındaki çelişkilerin altını çizmemizi sağlar. Bu kurmaca dünyada biz umuttan, acıdan ve tutkudan konuşuruz.

Sinema bizim düşlerimize açılan bir penceredir, onun aracılığıyla kendimizi daha kolay tanımlarız. Sinema yoluyla edindiğimiz bu bilgiler ve tutkular sayesinde hayatı düşlerimiz lehine dönüştürürüz.

Bir sinema koltuğu bir psikanalistin divanından çok daha işlevseldir. Bir sinema koltuğuna oturur ve kendimizi akışa bırakırız ve belki de burası bizlerin kendimizi birbirimize hem en yakın hem de en uzak hissettiğimiz tek yerdir: işte sinemanın mucizesi budur.
Gelecek yüzyılın sinemasında, seyirciye üretilen eserin yapıcı ve zeki bir unsuru olarak saygı gösterilmesi kaçınılmaz olacak. Bu saygıyı gösterebilmek için, yönetmenin belki de seyirciye eserin tek sahibi olarak baktığı o bildik konumundan uzaklaşması gerekecek. Yönetmenin de kendi filminin seyircisi olması gerekecek.
Bir yüzyıl boyunca, sinema hep yönetmenin oldu. Umut edelim ki, şimdi şu başlayan ikinci yüzyılda artık zamanı gelsin ve seyircinin de sineması olsun."

 http://newalaqasaba.wordpress.com/

21 Şubat 2014 Cuma

Kediler

 Kedimizle oynarken, o mu bizi eğlendiriyor, yoksa biz mi onu eğlendiriyoruz kim bilebilir?(Montaigne) 

Kediler duyguları konusunda dürüsttürler. İnsanlar ise duygularını gizlerler. ( Ernest Hemingway)
Hayatın sıkıntısından 2 şeyle uzaklaşabilirsiniz: Müzik ve kediler(Albert Schweitzer)

Kediler gizemli yaratıklardır... Sizi mi seviyorlar yoksa yalnızca lütfedip evinizde mi kalıyorlar asla bilemezsiniz. Onları son derece çekici kılan bu gizemdir. (Paul Moore) 
 
Küçük tüylü yaramazlar yalnızca bütün duygularınızı boşalttığınız derin, çok derin kuyulardır. (Bruce Schimmel)
 
Bütün hayvanlar arasında yalnızca kedidir yaşamı seyreden. Varolmanın döner dolabını mesafeli bir konumdan izler. Kedide sempatik olma kaygısı yoktur. Yalnızca yaşar, uzak, dingin ve bilge. (Andrew Lang)
 
Kedimle oynadığım zaman, kimbilir belki de o benle daha fazla oynuyordur. (Montaigne)

Köpek düzyazıdır, kedi ise bir şiir. (Jean Burden)
İnsanlar hakkında psikolojik romanlar yazmak istiyorsanız yapacağınız en iyi şey bir çift kedi edinmektir. (Aldous Huxley) 

Birçok filozof ve kedi tanıdım, kedilerin bilgeliği daha üstündü. (Hippolyte Taine)


20 Şubat 2014 Perşembe

Tatlı Sözlük (14)


BOKBÖCEĞİ:
Allah sizi inandırsın, bir ansiklopedide tesadüfen görmesem, yeryüzünde böyle bir hayvanat olacağına hiç inanmazdım. Huzurlarınızda bu hayvanı ve hayvana bu ismi veren yüce şahsı kutlamak isterim; bir isim ancak bu kadar öğğğrktürücü olabilirdi. 

Neyse midemi bulandırmamaya çalışarak, birkaç kelam da bunlar için edelim. Şimdi şu bilimsel alıntıya dikkatinizi çekmek isterim: "Eski Mısır'da bokböcekleri yaşamın, ölümsüzlüğün ve varoluşun simgesiydi. " 
Pes doğrusu, ben de Mısırlıları uygar bir toplum olarak bilirdim. Şu dakika gözümden düştüler. Lafa bak ölümsüzlüğü simgeliyormuş, hem de varoluşu. Af buyurun ama bunlara simge için başka bir haysiyetli hayvan bulamamışlar mı?.. Çok teessüf ederim, çooook!..

Bu arada, bu hayvanların hakkını yemek de istemem tabi (zaten onlara ait hiçbir şeye dokunmak bile istemem), bunların faydalı oldukları bir husus da var(mış). O da şu ki, büyük otoburların dışkılarını yiyerek, dünyanın ekolojik dengesini koruyorlarmış. Görüyorsunuz işte adaleti, ekolojik dengemiz kimlere kalmış.

Bu iğrenç hayvanların aşk hayatına girmeyi gururuma yediremiyorum, merak eden varsa gitsin başka bir kitaptan okusun... 

A Şimşek

19 Şubat 2014 Çarşamba

Kolay Ayrılma Ve Boşanma Yolları (9.Bölüm)

 Ayrılmanın Hukuksal Boyutu 3: Akıl Hastalığı

Ayrılmanın hukuksal boyutuna, akıl hastalığı ile devam ediyoruz. Önce, maddemize bir göz atalım:

Madde 165 - Eşlerden biri akıl hastası olup da bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hale gelirse, hastalığın geçmesine olanak bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporuyla tespit edilmek koşuluyla bu eş boşanma davası açabilir.

Maddemizin açıklamasına geçmeden önce, bir ikazda bulunmayı ihmal etmeyelim:
Siz siz olun, henüz sözlü veya nişanlıyken ayrılmanın bir yolunu bulun. Evlendikten sonra ayrılmak, deveye hendek atlatmaktan beter bir durumdur. Nikâh memuru sizi evlendirirken, “Evladım aklınız başınızda mı?” veya “Ortak hayatı birlikte sürdürecek kapasiteniz var mı?” diye asla sormaz. Ancak, boşanmaya kalktığınızda, “hâkim bey”e ortak hayatınızın çekilmez hale geldiğini kanıtlamanız gerekmektedir.

Akıl hastalığı nedeniyle boşanmak, o kadar kolay bir iş değil. Evvela eşlerden birisi akıl hastası olacak, ikinci olarak hastalığın geçmesinin mümkün olmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla tespit edilecek ve tüm bunların üstüne akıl hastalığı, diğer eş için ortak hayatı çekilmez hale getirecek... Biz bu duruma, tıp dilinde kısaca “ölme eşşeğim ölme” diyoruz.

“Bu memlekette yaşayıp da, akıl sağlığını korumak mümkün mü?” şeklinde düşünebilirsiniz, ancak bu düşünceniz mahkemeyi zerre kadar ilgilendirmez. Boşanmak için başvuracağınız mahkeme, akıl hastası olup olmadığınızın tespiti için sizi Adli Tıp Kurumu’na yollayıverir ve bu kurum tarafından verilecek olan rapor, kaderinizin rotasını çizer veya duruma göre çiziktirir.


“Adli Tıp, akıl hastalığım konusunda rapor verir ve ben de güzel güzel boşanırım” şeklindeki bir düşünce, sizi düşünce suçlusu yapmaz ama saftorik olduğunuz konusunda hoyratça bir ipucu verir. Adli Tıp Kurumu’na sevk edildiğinizde kendinize sormanız gereken asıl soru şudur: “Üleeen, akıl sağlığı yerindedir, diye rapor verirlerse halim nic’olur?” Bu sefer güzel sordunuz Allah için. Bırakın akıllı olduğunuza dair raporu, Einstein’ın zekasına denk bir zekanız olduğuna dair bir rapor da çıkabilir. Böyle bir rapor çıktığında ise sittinsene boşanamazsınız.

Diyelim ki, demek de öyle zor ki, ilgili kurumun sizin için “akıl hastasıdır” şeklinde rapor verip, bu hastalığın geçmeyeceğine dair de birkaç güzel paragraf ilave ettiğini kabul edelim. İyi güzel de, ya eşiniz boşanma davası açmazsa!.. Öyle ya, akıl hastalığınız eşinizi hiç rahatsız etmeyebilir.

Eşinizin boşanma davası açma ihtimalini severek boşanmanız mümkün değildir. Bu yüzden, dikkatli bir plana ihtiyacınız vardır. Bu plan ise, iki aşamalı olmak zorundadır:

1-   Eşinizin akıl sağlığını bozmak
2-   Boşanma davası açmak

Bir eşin akıl sağlığını bozmak, çok kolay bir iş olmamakla birlikte, olmayacak bir iş de değildir. Eşinizin kadın veya erkek olmasına göre; farklı yöntemler izlemek gerekecektir. Neymiş bunlar görelim;

Eşin Akıl Sağlığını Bozmak...

“Akıl Hastalığı” nedeniyle boşanabilmek için, eşimizin akıl sağlığını bozmamız ve peşinden boşanma davası açmamız gerektiğini belirtmiştik.


Bazı durumlarda, eşinizin akıl sağlığını bozmanız gerekmez, çünkü zaten bozuktur. Akıl hastalıkları konusundaki bilgi yetersizliğiniz, sizin bu durumu teşhis etmenizi engeller. Örneğin, sevgili eşiniz, cep telefonundan size sürekli kısa mesaj gönderen birisi olabilir. Siz, bu mesajları okuyup siliyor olabilirsiniz, ilgiyle okuyup saklıyor olabilirsiniz veya okumadan siliyor olabilirsiniz. Tüm bunların hiçbir önemi yok. Önemli olan eşinizin size sürekli olarak sms göndermesidir. Neden mi, işte şundan:

“ABD’li psikiyatr Doktor Jerald Block, “American Journal of Psychiatry” adı dergide yayımlanan makalesinde, e-posta ve cep telefonundan kısa mesaj göndermenin bir bağımlılık haline gelebildiğini ve bu bağımlılığın bir akıl hastalığı türü olarak değerlendirilebileceğini yazdı.”

Eşiniz, sık sık sms gönderen biri olmayabilir. Bu yüzden, size sms göndermesi konusunda kendisini teşvik etmeyi ihmal etmeyiniz. Kısa mesaj gönderme konusunda telkinde bulunurken, yukarıdaki haberden elbette hiçbir şekilde söz etmeyiniz. Size gönderilen sms’lere de cevap vermemeyi tercih ediniz. Birkaç ay bu şekilde sms’lendikten sonra, mesaj kayıtlarıyla birlikte boşanmak için ilgili mahkemeye başvurunuz.


Ayrılma kararımızın başarısını, eşimizin sms manyağı olma ihtimaline bağlamak, hiç kuşkusuz “Kürt Açılımı” yapıp, içini başkalarının doldurmasını beklemeye benzer. İyi bir ayrılıkçı, kutunun içindeki Schrödinger'in kedisinin, mekanizmayı harekete geçirip geçirmediğini tahmin etmeye çalışarak ömrünü geçirmez. Bütün olumsuz olasılıkları bertaraf eder ve geriye yalnızca hoşuna gidecek olasılığı bırakır (Nihayet Schrödinger'in Kedisi’ni yazımın bir yerine sokuşturup, entel köşe yazarları kervanına katıldım, ölsem de gam yemem artık).

Hazır Schrödinger'in Kedisi'nden laf açılmışken; erkek okurlarımız, romantik bir akşam yemeğinde, 1 saat kadar bu kediden bahsederlerse, eşlerinin vidalarından en az bir tanesini başarıyla yerinden oynatmış olurlar.

Kadın ayrılıkçılarımız için de güzel bir taktiğimiz var. Ereksiyon sorununu çözdüğünü iddia eden ne kadar web sitesi varsa, tümünü kocanıza forward edin. 1 haftalık bir forward kürü, kocanızın önce aşağılık kompleksine kapılmasına, sonrasında ise intihara meyilli bir ruh haline neden olur.

En ağır akıl hastalıklarından bir tanesi şizofrenidir, değerli okurlar. Bu hastalıklardan muzdarip olan kişilerde gerçeklikten kopma, kişilik bölünmesi, halüsinasyon ve illüzyon görme gibi belirtiler gözlemlenir.

Türkiye ikliminde yetişmiş bir kadın; mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi ve yatakta fahişe olması gerektiğine ilişkin güçlü bir inancı benimser. Bu inanç, ona şizofreni teşhisi koymamızda büyük bir kolaylık sağlar. Sokakta başka, mutfakta başka olan bir kadının kişiliğinin bölündüğünü rahatlıkla kanıtlayabiliriz.

Halüsinasyon ve illüzyon görme arızası, çoğunlukla erkek cinsinde karşımıza çıkar. Ofsaytları gol, faulleri penaltı olarak görmek ve benimsemek, tamamen erkeklere özgü bir illüzyondur. Kadınların, kocalarına “ofsayt nedir?”, “penaltı kime denir?” gibi ahretlik sorular sorması, bir erkeği kestirmeden akıl hastası etmenin yollarından birisidir.

Kadınların en çok bilinen illüzyonlarından birisi “tayt” diye tabir ettiğimiz giysinin, kendilerine çok yakıştığını düşünüp, uluorta bunu çekinmeden giymeleridir. 80’li yılların modası olan tayttan uzun zaman önce kurtulduğumuzu düşünürken, son yıllarda yeniden arz-ı endam etmeleri bir yandan kıyamet habercisi ve diğer yandan bunu giyen kadınların akıl sağlığının yerinde olmadığını gösteren ciddi bir delildir.

Değerli okurlar, bu yazı birkaç kilometre uzatmak mümkün, ancak fazlasına lüzum yok. Yazının anafikri anlaşılmıştır sanıyorum. Türk Medeni Kanunu’nun nikah memuruna verdiği yetkinin lanetinden kurtulmak için, yine Türk Medeni Kanunu’ndan yararlanıyor ve eşimizin akıl hastalığını bir güzel teşhis ettikten sonra, hiç çekinmeden boşanma davamızı açıp gereğini yapıyoruz.

Daha bitmedi, devam edecek...

Ayrı kalın...

A. Şimşek



















17 Şubat 2014 Pazartesi

Kediler Günü


Tarçın
Bugün 17 Şubat “Dünya Kediler Günü”. Dünyanın birçok bölgesinde 17 Şubat tarihinde kutlanan kediler günü, ABD’de 29 Ekim’de, Rusya’da ise 1 Mart’ta kutlanıyor.

Kendine has karakterleriyle sadece insanlarda değil diğer hayvanlarda bile şefkat ve korunma duygusu yaratan bu sevimli canlılar internetin de yaygınlaşmasıyla birer fenomen haline geldiler. Dünyada 500 milyon ev kedisi varmış. Sokaktakilerle birlikte sayı oldukça kabarık.

Ben de bir hayvansever- kedisever olarak başta Tarçın olmak üzere mahallemizdeki, bahçemizdeki ve İstanbul sokaklarındaki kedileri görüntülemeyi seviyorum.  Şu salak dünyanın olabildiğince keyfini çıkartıp bize de  keyifli hale getirdikleri için iyi ki varlar :)

Bugün vesilesiyle tüm kedilerin kediler gününü kutluyorum. Patilerinden gözlerinden, gıdılarından öpüyorum.