"OSMANLICILIK VE YENİ OSMANLICILIK
“Yeni Osmanlıcılık” sözcüğünü niye kullanıyorum? Türkiye Cumhuriyeti’ni
yıkma teşebbüslerinin arkasında bu “Yeni Osmanlıcılık” trajedisinin
olduğunu söylüyorum. Kaç senedir bunları tekrarlıyorum ve uyarıyorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de uyarıyorum. Herkesi uyarıyorum,
yurttaşları, gençleri… Şimdi bu Osmanlıcılığın çıkışına bakacak olursak;
tekrarlama pahasına söyleyebilirim ki bunun ilk ifadesi 1982 yılındaki bir dergide geçmiştir. Bu derginin adı Kivunin!
Kivunin, Dünya Siyonist Örgütü’nün dergisidir. Burada 1982 yılında
“Yinon” tarafından 1980’lerde İsrail için bir strateji yazısı
çıkarılmıştır. Burada aşağı-yukarı Arap yarımadasındaki Araplarla
Mısır’dan Irak’a kadar bütün bu topraklar “vaat edilmiş toprak” sayılır.
İlginç tarafı, 1982 yılı belgesinde Irak’ın üçe bölünmesi açıkça
yazılır. Hatta her biri bir vilayet ile ifade edilir. Basra, Bağdat ve
Musul’un ayrılmasından söz edilir ve tıpkı “Osmanlı döneminde olduğu
gibi” deyimi kullanılır. Bu 1982 yılına ait bir Siyonist belgedir ve
bütün belgenin içinde de bu bölgenin düzenlenmesinde küçük etnik ve dini
topluluklara önem verilir. Küçük etnik ve dini cemaatlerden oluşan bir
Osmanlı tarif edilir…
Amerikalı muhalif Chomsky’nin şifreyi
çözdüğünü söyledim. Chomsky’nin ABD,İsrail ve Filistin alt başlığı olan
çok önemli kitabı vardır. Chomsky bu kitapta çok açık olarak bu Siyonist
belgeyi “ottomanization”, yani Osmanlılaşma olarak ve Osmanlı
İmparatorluğu’na bir dönüş olarak İfade ediyor. Sonra da şöyle devam
ediyor. “Bu yeni Osmanlı’nın güçlü bir merkezi olacak. Eskiden
Türkiye’ydi şimdi de ABD’nin desteklediği İsrail’dir” diye açıklıyor. Bu
kitabın İletişim Yayınları tarafından yapılan Türkçe çevirisinde bunlar
yer değiştirmiştir. “Eskiden İsrail, şimdi Türkiye merkez olacak”
denilmiştir. Bunun kötü niyetli olduğunu sanmıyorum çünkü o kadar kaba
bir hata ki böyle bir şeye ihtimal vermiyorum.
Fransızlar, bu
projeye Ortadoğu’nun balkanlaştırılması diyorlar. Ama genel deyim
Osmanlıcılık!. Demek ki bunun kaynağı Siyonist İsrail’dir ve 1982
yılında Irak’ın üçe bölünmesi, Musul’un ayrıca Kürtlere verilmesi net
bir şekilde ifade ediliyor. Bir ara Harbiye’de açılış dersi verdiği
zaman, o zamanlar Kara Kuvvetleri Komutanı olan İlker Paşa’nın da
söylediği gibi Musul’da kurulacak olan bir Kürdo Judaik devlet
Türkiye’deki Kürtlerin yaşadığı bölgeleri etkisi altına alacaktır. Zaten
bunun gelişmelerinde bu vaat edilmiş topraklar, Ermenistan sınırına
kadar uzatılıyor. Dolayısıyla Urfa, Diyarbakır ve benzeri yerler de
öngörülüyor. Az önce de söyledim: Diyarbakır’la Musul’u birbirinden
ayırmak mümkün değildir. Osmanlı taksimatımızda bir zamanlar Diyarbakır
vilayet, Musul onun livası idi. Şimdi bunun Türkiye’ye yansımasına
geldiğimizde benim araştırmalarıma göre bu Osmanlıcılığın ilk telaffuzu
Abdullah Gül’e aittir. 1992 yılında Refah Partisi milletvekili olarak
yaptığı bir konuşmada “Bu açıdan bu ikinci Cumhuriyet, Yeni Osmanlıcılık
kavramlarını ve bu tartışmaların ortaya gelmesini çok sağlıklı olarak
görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum” diyor. "
Yalçın Küçük
Sitdown Mizah, suya-sabuna dokunması, mesaj kaygılı olması ve dahi "refleks kahkaha" düşmanı olmakla; stand-up'a ziyadesiyle karşıdır. Mesaj, her zaman siyasi değildir, bazı vakit toplumsal, bazı vakit bireyseldir. Sitdown Mizah, esas itibariyle, 1997 yılında hayat bulmuştu ve ürünleri, halen internet ortamlarında anonimsel olarak dolaşmaktadır. Arifesiyle birlikte 20 senelik maceradır...
...
Alptekin Şimşek
Demişler ki ! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demişler ki ! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2014 Pazar
2 Temmuz 2014 Çarşamba
Demişler ki...
Orta Çağ'a girişte dört tarih önemlidir.
Bir,1977 yılında "terörist" Menahem Begin, "Likud" Partisi adıyla, İsrael'de hükümete geldi. Şiddetin ve Yahudi şeriatın iktidarıdır.
İki, 1978 yılında, Papa İkinci Jean Paul dönemi başladı ve aydınlanmaya karşı savaş açtı. Katolizm'in Hıristiyan şeriatına döndüğü yıldır.
Üç, 1979 yılında İran'da İslam Cumhuriyeti kuruldu.
Dört, 1980 yılında, Türkiye'de Yahudi asıllı Amerikan stratej Wohlstetter'in doğrudan iştirakiyle, Kenan Evran başkanlığında, darbe yapıldı. Orgenaral Evren İbrani asıllıdır, Türkiye'de "İslam'ın Altın Çağı" denilen dönemi başlattı ve Turgut Sunalp ile, Likud benzeri bir parti kurmayı denedi, İç içedirler.
Akepe bir Likud'tur. Her ikisi de emekçi düşmanıdır. Aşırı Batı ve Amerikan yanlısıdırlar. Kendi şeriatlarını rehber alırlar. Hegemonya söz konusu olduğunda bir kalıbın iki tarafı olurlar; birisi eril ve diğeri dişildir. Birisi girer ve diğerine girilir. Bütün fark buradadır; girmek ya da girilmek, Shakespaere'in söylediği üzere, this is the question.
Adnan Menderes'in düşüşünün Ben-Gurion eli mahsulü olduğundan hiç kuşkum yoktur.
Hangi ahmak benim sabetayizme olumsuz baktığımı söylüyor, bu tür ahmaklarımızın azaldığını sevinerek söylebiliyorum. Sabetayistler olmasaydı, biz bu cumhuriyeti kuramazdık, diyen ben oldum. Bugün Sabetayistler, Türkiye'ye sadık olsalar, bu kadar sarsılmazdık, bu da benim ifademdir, büyük çoğunluğu ülkenin çıkarlarını gözetmiyorlar ve geriye kalanlar ise bu ülkeye, Türkiye'ye, eskisinden daha fazla bağlıdırlar.
(Yalçın Küçük)
Bir,1977 yılında "terörist" Menahem Begin, "Likud" Partisi adıyla, İsrael'de hükümete geldi. Şiddetin ve Yahudi şeriatın iktidarıdır.
İki, 1978 yılında, Papa İkinci Jean Paul dönemi başladı ve aydınlanmaya karşı savaş açtı. Katolizm'in Hıristiyan şeriatına döndüğü yıldır.
Üç, 1979 yılında İran'da İslam Cumhuriyeti kuruldu.
Dört, 1980 yılında, Türkiye'de Yahudi asıllı Amerikan stratej Wohlstetter'in doğrudan iştirakiyle, Kenan Evran başkanlığında, darbe yapıldı. Orgenaral Evren İbrani asıllıdır, Türkiye'de "İslam'ın Altın Çağı" denilen dönemi başlattı ve Turgut Sunalp ile, Likud benzeri bir parti kurmayı denedi, İç içedirler.
Akepe bir Likud'tur. Her ikisi de emekçi düşmanıdır. Aşırı Batı ve Amerikan yanlısıdırlar. Kendi şeriatlarını rehber alırlar. Hegemonya söz konusu olduğunda bir kalıbın iki tarafı olurlar; birisi eril ve diğeri dişildir. Birisi girer ve diğerine girilir. Bütün fark buradadır; girmek ya da girilmek, Shakespaere'in söylediği üzere, this is the question.
Adnan Menderes'in düşüşünün Ben-Gurion eli mahsulü olduğundan hiç kuşkum yoktur.
Hangi ahmak benim sabetayizme olumsuz baktığımı söylüyor, bu tür ahmaklarımızın azaldığını sevinerek söylebiliyorum. Sabetayistler olmasaydı, biz bu cumhuriyeti kuramazdık, diyen ben oldum. Bugün Sabetayistler, Türkiye'ye sadık olsalar, bu kadar sarsılmazdık, bu da benim ifademdir, büyük çoğunluğu ülkenin çıkarlarını gözetmiyorlar ve geriye kalanlar ise bu ülkeye, Türkiye'ye, eskisinden daha fazla bağlıdırlar.
(Yalçın Küçük)
30 Haziran 2014 Pazartesi
Demişler ki...
Düzen, insanını değiştirmek ve edilgen yapmaya muhtaçtı, başka yol bulsaydı öyle yapardı ve dinsellik tek yol göründü. Neden-sonuç ilişkisini kuramayan, akıl yürütme kabiliyetini yitirmiş bir halka ihtiyaç vardı; bu halkın sürüleşmesi demektir. Türk Silahlı Kuvvetleri, bunu "kurtuluş" sayıyordu ve saymayanları tasfiye ettiler.
Din eğitimi veren okulları, islamı ve diğer dinleri öğretmek için değil, halkı, bilgisizleştirmek için açtılar. Bilgisizleştirmede kütle üretimi için en iyi fabrrikaları bulduklarına inandılar. Bunun kemalizmin sonu olduğunu biliyorlardı ve tereddüt etmediler.
Türkiye'yi İslamlaştıran, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Kemalizm'e ihanet ettiler ve karanlığa soktular. Kemalizme hiç güvenmediler ve 1970 yıllarının ortasından beri güvensizliklerini yazıyorum.
İslamizasyon sınıfıdır ve önce iç dinamiklerin harekete geçtiğini kabul etmek durumundayız. Yüksek Komutanlar, islamizasyonu, Harp Akademileri'nden başlattılar, Türk-İslam Sentezi elemanlarını, Akademi'ye "hoca" yaptılar. Türk Silahlı Kuvvetleri, plütokrasi'nin programını uyguladılar.
Kurmay Sınıfı sınıfta kaldı.
(Yalçın Küçük)
22 Mayıs 2014 Perşembe
Demişler ki...
47.Montesquieu’nün “Görkem ve Düşüş” çalışmasını “okursak”, ne kadar materyalist bir bakışı olduğunu da hemen görüyoruz; çok çarpıcıdır. Roma Halkını, analiz ediyor, (a) tribünlerde seyrettikleri ile vahşileştiklerini, il etoit devenue les plus vil de tous les peuples, böylece bütün halkların en bayağısı ve alçağı olduklarını, (b) insani davranışı, sadece çocuklarda ve esirlerde deneyebildiklerini ve bunun ise sınırlı kaldığını, başka bir deyişle, Fransızların ancak kolonilerde gördükleri yırtıcılığı, “ferocité”, bildiklerini, (c) yurttaşlara, yendikleri ve esir aldıkları düşman halklara davrandıkları türden muamele ettiklerini, (d) emretmek ile emir alma arasındaki geçişi yaşamadıklarını haber veriyor. Bunlardan bir sonuç çıkarmaktadır; Roma halkı, “pleb” diyoruz, artık en kötü imparatordan dahi rahatsız olmamaktadır. Roma’da “iyi” ve “kötü” imparator ayrımı kalkmıştır; demek ki, sürü yaratılmışsa, tiran veya despota şaşmıyoruz.
48.Caligula ya da Caligula-familyası ise, ben ekliyorum, bellekleri tümden silmek ve bir zamanlar cumhuriyet olduğunu ve cumhuriyetçilerin yaşadıklarını tümden unutturmak içindir. Bir döküntü ve bir tepeleyici olarak tarif ediyorum.
49.Açıklayıcı olabilir, bir parantez açabilirim, Montesquieu de ben de “demokrasi” sözüne itibar etmiyoruz; “cumhuriyet” yeterlidir. Cumhuriyet ise, iktidarı sınırlamak demektir ve her kim “sınırsız iktidar” vaaz ediyorsa, bir cumhuriyet düşmanı ve yıkıcısıdır.
50.O halde, beğenmek veya beğenmemek hürriyeti var, ancak “cumhuriyet” varsa, kamusal işlerin yürütülmesinde yavaşlık şarttır. Ve işlerin daha hızlı yürütülmesinde ve ölçeklerin büyütülmesinde, hiçbir zaman, erdem bulamıyoruz. “Küçük her zaman güzeldir”, demeyi sürdürüyoruz ve tabii sürdürüyorum.
***
Bu, despotları var eden sürülerin ve sürüleri var eden despotların öyküsüdür. Okumayanlar, göremeyenler ve nihayet korkanlar için yazdım.
Yalçın Küçük
25 Nisan 2014 Cuma
17 Mart 2014 Pazartesi
Demişler ki...
Yeni- Eski
1. Dünyanın herhangi bir yerinde piyasa serbest değildir.
2. Kapitalizmde esas olan, emeğin sömürülmesidir.
3. Batı'da eşitlik yoktur.
4. Türkiye'de 'yeni' olduğu iddiasındaki her şey eski'dir.
5. Globalleşme istikrarsızlık yaratıyor.
6. Türkiye, globalleşme sürecinde istikrarsızlaşma eğiliminde
olacaktır.
7. Türkler yeni'ye pek meraklıdırlar, bu, türklerin düştüğü bir
tuzaktır.
Kurgu
1. Kapitalist gelişme farklı toplumları aynılaştırdı.
2. İktisadi gelişme insan özgürlüğünü kısıtladı.
3. Kapitalist burjuva medeniyeti, bir şirket medeniyetidir, kapitalist
toplumda kutsal olan herhangi bir şey olamaz.
4. Kapitalizm, insan yaşamına yönelik en büyük tehdittir.
5. Tüketim ile mutluluk arasında aynı yönlü olduğu varsayılan
ilişki batılı bir kurgudur, türkler, tükettikleri kadar mutlu
olan bir millet değildir, görülen budur.
6. Kapitalizm toplumsal kurguyu tahrip ediyor, güvensizlik ortaya
çıkıyor.
7. Türkler, değişime kolay uyum sağladılar, bu iyi değil.
Düş
Piyasa hayal ile irtibatlı çalışır. Bir insanın hayali ya da başka insanların hayaline dair beklenti. Belirsizlik, kapitalizmin yapısal dengesizliğini yaratır. Kapitalizm sürekli kriz durumu ile ayakta kalır. Kapitalizmde normal bir durum yoktur, olmaz. İnsan ihtiyaçlarını karşılamak için gereğinden fazla üretir kapitalizm, yeni ihtiyaçlar uydurur, yeni biçimler, araçlar yaratır, yeni tehlikeler ortaya çıkartır, yeni savunma sistemleri geliştirir, servet arttıkça yeni servet üretmek ihtiyacı artar. Kapitalizm, insanlık için herhangi bir program, öneri, ilke, değer yaratmaz. Kriz, kapitalist sistemin doğasından kaynaklanır, bir kaza, bir yanlış hesap sonucunda ortaya çıkan birşey değildir. Zorlanmadan: Batı kriz üretir.
Kapitalizm bir dünya sistemi.
Amerikalılar, Amerikan iktisatçıları herşeyi biliyor.
Türk'ün iktisadı Amerikan'dır. Düş, bağımsızlık.
Yanlış avlanma sonucu gölde balık bittiğinde köylü, devletten çözüm bekler. Kapitalizm Türkler için ters. Türkler 1950'den beri kapitalizme en yakın partiyi sevdi. Tek partiyi.
"Hikayeler çok değerli, vazgeçilmez şeylerdir. Herkesin kendi tarihi, kendi anlatısı olması gerekir. Kendinize ilişkin hayali bir biçime sahip olmadıkça kim olduğunuzu bilemezsiniz. Onsuz yoksunuz neredeyse."
Rüşdü Paşa / zamane filozofu
2 Mart 2014 Pazar
Sürüler Dünyasında Demokrasi
Bu düzen, sürüler üzerine kuruludur.
Eylülist darbeden sonra Türkiye'nin sürekli kampanyalarla yönetilmesi bir tesadüf sayılmamalıdır. Rejim, kendisini ancak, kampanyalarla sürdürebiliyor; bir halterci küçük Naim'in gelişi bir Bulgaristan'dan küçük kız Aysel'in çıkışı, bir takımın Avrupa'ya gidişi, bir savaş herşey ama herşey Türkiye'de bir kampanya konusu oluyor ve her kampanya sonunda milyonlarca sürü sokakları dolduruyor. Bu kampanyalar, çobanların, "ho ho" işaretleridir; insanlar, tıpkı sürüler gibi birinden diğerine nedeni ve mantığı unutulan kampanyalarla harekete getiriliyorlar. insanlar, sürüler örneği, bir kampanya bitince diğerini bekler oluyorlar.
Basın, Türkiye'de televizyondan çok daha fazla insanları sürüleştirmenin aracıdır.
Basın, insanlarını sürüleştirirken kendisi sürüleşiyor. Parantezi kapatıyorum; sürü olmak, kimliğini yitirmek ve kültürsüz olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla bu düzen, kişiliksizliği, kültürsüzlüğü, zorunlu olarak yaymak zorunda kalıyor; eylülist darbe ile Türkiye'ye kakılan rejim, kültürün ve kimliğin düşmanı olarak ortaya çıkıyor.
Kişiliğe, kimliğe ve kültüre inmesi açısından darbe süreklidir. Dünyanın her yanında kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme ve kültürsüzleştirme mekanizmaları işliyor; dünyanın her yerinde insanlar, kendi dilleriyle Amerikanca konuşuyorlar. Hepsi Amerikanca, "Aman Tanrım" diyorlar "Korkarım" diyorlar, "Üzgünüm" diyorlar, "Ciddi misin" diye soruyorlar; hepsi bir Amerikan kalıbından çıkmış bilyalara benzeşiyorlar. Hepsi co-ca-cola açıp, Mac Donalds yiyorlar; bunlar sürüdürler.
Bu düzende insan, tıpkı Ortaçağ'dan çıkarken olduğu gibi, kimliğini aramak zorundadır. Bu düzende insan olmak, kimliğini aramak sorunuyla özdeşleşmektedir; bu düzende insan olmak, kültürünü bulup geliştirmek anlamına geliyor. Çünkü, kültür, yaşamın grameri türündendir; gramersiz yaşamayı anlayamıyorum.
Böyle düşündüğüm için, "Kürtler Üzerine Tezler" çalışmamı geliştirirken, Kürtleri kimliklerini arayan insanlar olarak tanımladım; baskı altında oldukları için kimliklerini en çok Kürtlerin aramalarını doğal karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel nedenler kadar, düzenin sürüleştirme sürecine tepkiyi de yaşıyorlar.
Bir paradoksu yaşadığımızı bilmemiz gerekiyor; insanoğlu, hep kimlik peşindedir. Sosyalizm, insanoğlunun erişebileceği en yüce kimliktir; fakat bu son zamanlarda, üstelik ilk kurucularının eliyle, kurulmuş olanlar çökertiliyor. Kurulu sosyalizmin çöküşü, insanlığın bir kimliğinden kuşkuya düşmesini anlatıyor. Diğer yandan tekelsi düzen artık kimlikleri buldozer türünden ezmeyi, egemenliğinin tek mekanizması haline getirmek zorunluğunu duyuyor.
Bütün bunlar içinde insanoğlu kimlik arayışını azaltmıyor ve arttırıyor; ulusçuluğun ve dinciliğin yeniden canlanması, ancak, kimliğe karşı bu saldırı üzerine, insanlığın bitmez tükenmez arayışının bu kanalları bulması olarak açıklanabiliyor.
Yalçın Küçük – Emperyalist Türkiye – Başak Yayınları, 1992
Eylülist darbeden sonra Türkiye'nin sürekli kampanyalarla yönetilmesi bir tesadüf sayılmamalıdır. Rejim, kendisini ancak, kampanyalarla sürdürebiliyor; bir halterci küçük Naim'in gelişi bir Bulgaristan'dan küçük kız Aysel'in çıkışı, bir takımın Avrupa'ya gidişi, bir savaş herşey ama herşey Türkiye'de bir kampanya konusu oluyor ve her kampanya sonunda milyonlarca sürü sokakları dolduruyor. Bu kampanyalar, çobanların, "ho ho" işaretleridir; insanlar, tıpkı sürüler gibi birinden diğerine nedeni ve mantığı unutulan kampanyalarla harekete getiriliyorlar. insanlar, sürüler örneği, bir kampanya bitince diğerini bekler oluyorlar.
Basın, Türkiye'de televizyondan çok daha fazla insanları sürüleştirmenin aracıdır.
Basın, insanlarını sürüleştirirken kendisi sürüleşiyor. Parantezi kapatıyorum; sürü olmak, kimliğini yitirmek ve kültürsüz olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla bu düzen, kişiliksizliği, kültürsüzlüğü, zorunlu olarak yaymak zorunda kalıyor; eylülist darbe ile Türkiye'ye kakılan rejim, kültürün ve kimliğin düşmanı olarak ortaya çıkıyor.
Kişiliğe, kimliğe ve kültüre inmesi açısından darbe süreklidir. Dünyanın her yanında kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme ve kültürsüzleştirme mekanizmaları işliyor; dünyanın her yerinde insanlar, kendi dilleriyle Amerikanca konuşuyorlar. Hepsi Amerikanca, "Aman Tanrım" diyorlar "Korkarım" diyorlar, "Üzgünüm" diyorlar, "Ciddi misin" diye soruyorlar; hepsi bir Amerikan kalıbından çıkmış bilyalara benzeşiyorlar. Hepsi co-ca-cola açıp, Mac Donalds yiyorlar; bunlar sürüdürler.
Bu düzende insan, tıpkı Ortaçağ'dan çıkarken olduğu gibi, kimliğini aramak zorundadır. Bu düzende insan olmak, kimliğini aramak sorunuyla özdeşleşmektedir; bu düzende insan olmak, kültürünü bulup geliştirmek anlamına geliyor. Çünkü, kültür, yaşamın grameri türündendir; gramersiz yaşamayı anlayamıyorum.
Böyle düşündüğüm için, "Kürtler Üzerine Tezler" çalışmamı geliştirirken, Kürtleri kimliklerini arayan insanlar olarak tanımladım; baskı altında oldukları için kimliklerini en çok Kürtlerin aramalarını doğal karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel nedenler kadar, düzenin sürüleştirme sürecine tepkiyi de yaşıyorlar.
Bir paradoksu yaşadığımızı bilmemiz gerekiyor; insanoğlu, hep kimlik peşindedir. Sosyalizm, insanoğlunun erişebileceği en yüce kimliktir; fakat bu son zamanlarda, üstelik ilk kurucularının eliyle, kurulmuş olanlar çökertiliyor. Kurulu sosyalizmin çöküşü, insanlığın bir kimliğinden kuşkuya düşmesini anlatıyor. Diğer yandan tekelsi düzen artık kimlikleri buldozer türünden ezmeyi, egemenliğinin tek mekanizması haline getirmek zorunluğunu duyuyor.
Bütün bunlar içinde insanoğlu kimlik arayışını azaltmıyor ve arttırıyor; ulusçuluğun ve dinciliğin yeniden canlanması, ancak, kimliğe karşı bu saldırı üzerine, insanlığın bitmez tükenmez arayışının bu kanalları bulması olarak açıklanabiliyor.
Yalçın Küçük – Emperyalist Türkiye – Başak Yayınları, 1992
Demişler ki...
“...Bugün
artık, ‘enflasyon’ türünden, bu tekeller düzeninin halkımızın iliğini
kemiğini emmesinin doğrudan sonucu olan bir olguyu, ülkemizde, akıl
yoluyla kavramak ve tartışmak mümkün değildir; çünkü artık sadece
‘enflasyon canavarı’ var.
Bugün, yollarımızın mezbahaya çevrilmesinde, demiryolculuğu körelten Amerikancı politikaların, her televizyon sahibine küçük bir otomobil fabrikası açma izni veren parsellenmiş devletin, zenginlerden vergi alarak yol yapma politikasını terk etmenin, rüşvetçi polisin, bu düzenin hiç rolü yoktur; çünkü artık sadece ‘trafik canavarı’ var. İşin daha acı yanı, artık insanlarımızın çok büyük bir çoğunluğu bir hamamböceği haliyle, buradaki pisliği görmüyor ve belki de benimsiyor; sosyal olgular hem canavar-hayvan haline getiriliyorlar ve hem de, (…) bazı haklarla donatılıyorlar.
Örnek olsun, trafik canavarının tatil ve bayram hakkı vardır; bunun için, pek çok zaman, ‘trafik canavarı tatil yapmadı’ türünden haberler veriliyor. Halkımız, tatil hakkı elinden alınan canavara acımaya hazırlanıyor. (…) Aynı ilkellerde olduğu gibi, fetişlere ruh ve can veriliyor ve bazen de çok korkuyorlar.
Şimdilerdeki en büyük fetişleri ‘endeks’ adında birisidir; bu endeks, Disney akıllıların bilemedikleri her şeyi biliyor ve buna göre tepki gösterebiliyor. Bazen sakin sakin gidiyor, önüne bir engel çıkıyor, inceden inceye kıvrılıyor, fakat, (…) bir ters söz üzerine, ben anlayamıyorum, endeks çok kızıyor ve birdenbire düşüyor; işte o zaman müthiş ürküyor ve paniğe kapılıyorlar, bütün falcılar çağrılıyor ve ‘sen bilirsin, endekse ne yaptılar’ diye sorular soruluyor. (…)
Ey Solcu,
‘Trafik Canavarı’ ya da ‘Enflasyon Canavarı’, emekçi halkımızın sırtındaki sülük oligarkları kamufle etmek için, tekellerin tellaklarının buldukları sözlerdir. Her gün bir endeks örneği kıvrılan, bunların yalanlarıdır.
Ey Solcu, toplumsal ve sınıfsal olayları, hayvanlarla açıklayanların kendileri hayvanlardır. Üstelik hayvanların en iğrenci, hamamböcekleridirler.
Ey Solcu, solculuk akıl ve sevgi düzlemlerini birlikte yükseltmektir.”
Yalçın Küçük - 1998 / Hep İleri
Bugün, yollarımızın mezbahaya çevrilmesinde, demiryolculuğu körelten Amerikancı politikaların, her televizyon sahibine küçük bir otomobil fabrikası açma izni veren parsellenmiş devletin, zenginlerden vergi alarak yol yapma politikasını terk etmenin, rüşvetçi polisin, bu düzenin hiç rolü yoktur; çünkü artık sadece ‘trafik canavarı’ var. İşin daha acı yanı, artık insanlarımızın çok büyük bir çoğunluğu bir hamamböceği haliyle, buradaki pisliği görmüyor ve belki de benimsiyor; sosyal olgular hem canavar-hayvan haline getiriliyorlar ve hem de, (…) bazı haklarla donatılıyorlar.
Örnek olsun, trafik canavarının tatil ve bayram hakkı vardır; bunun için, pek çok zaman, ‘trafik canavarı tatil yapmadı’ türünden haberler veriliyor. Halkımız, tatil hakkı elinden alınan canavara acımaya hazırlanıyor. (…) Aynı ilkellerde olduğu gibi, fetişlere ruh ve can veriliyor ve bazen de çok korkuyorlar.
Şimdilerdeki en büyük fetişleri ‘endeks’ adında birisidir; bu endeks, Disney akıllıların bilemedikleri her şeyi biliyor ve buna göre tepki gösterebiliyor. Bazen sakin sakin gidiyor, önüne bir engel çıkıyor, inceden inceye kıvrılıyor, fakat, (…) bir ters söz üzerine, ben anlayamıyorum, endeks çok kızıyor ve birdenbire düşüyor; işte o zaman müthiş ürküyor ve paniğe kapılıyorlar, bütün falcılar çağrılıyor ve ‘sen bilirsin, endekse ne yaptılar’ diye sorular soruluyor. (…)
Ey Solcu,
‘Trafik Canavarı’ ya da ‘Enflasyon Canavarı’, emekçi halkımızın sırtındaki sülük oligarkları kamufle etmek için, tekellerin tellaklarının buldukları sözlerdir. Her gün bir endeks örneği kıvrılan, bunların yalanlarıdır.
Ey Solcu, toplumsal ve sınıfsal olayları, hayvanlarla açıklayanların kendileri hayvanlardır. Üstelik hayvanların en iğrenci, hamamböcekleridirler.
Ey Solcu, solculuk akıl ve sevgi düzlemlerini birlikte yükseltmektir.”
Yalçın Küçük - 1998 / Hep İleri
25 Şubat 2014 Salı
Abbas Kiarostami
"Eskiden,
sinema salonlarında ışıkların perdedeki görüntüler daha iyi
görülebilsin diye söndürüldüğünü düşünürdüm. Sonra, koltuklarına rahatça
yerleşmiş izleyicilere daha yakından bakınca çok daha önemli bir nedeni
olduğunu gördüm: Karanlık, izleyicinin kendini diğerlerinden
ayırmasını ve yalnız kalmasını sağlıyordu. İzleyiciler hem diğerleriyle
beraberdiler, hem de onlardan ayrı.
İzleyicilere sinematografik bir dünya gösterdiğimizde, her biri kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak kendilerine özel bir dünya kurmayı öğrenirler.
Bir yönetmen olarak, bu yaratıcı alışverişe inanıyorum, yoksa seyirci de sinema da ölür giderdi. Mükemmel işleyen kusursuz hikâyelerin çok önemli bir sorunları vardır: Seyircinin hikâyeye dâhil olmasına imkân vermezler.
Hikâyesi olmayan filmlerin izleyiciler tarafından pek tutulmadığı doğrudur ama hikâyelerin de eksik alanlara, bulmacalardakilere benzer beyazlıklara, seyircilerin doldurabilmesi için bırakılan boşluklara ihtiyacı vardır. Ya da izleyicilerin polisiyelerdeki özel dedektifler gibi keşfedebilecekleri açıklara ihtiyacı vardır.
Ben seyircisine daha çok imkân ve zaman sunan bir sinemaya inanıyorum. Yarı yaratılmış bir sinema bu, seyircisinin yaratıcı ruhunun katkısıyla tamamlanmayı başarabilen henüz bitmemiş bir sinema. Bugüne dek izlediğimiz yüzlerce filmde olduğu gibi. Seyircisine ait olan ve onların dünyasına karşılık gelen bir sinema bu.
Her eserin, her filmin dünyası yeni bir gerçeği açıklar. Salonun karanlığında, izleyicilere düş görme ve bu düşleri özgürce ifade etme fırsatı sunarız. Sanatın şeyleri değiştirmek ve yeni düşünceler ortaya çıkarmak gibi bir yönü varsa, bunun başarılması ancak yöneldiğimiz insanların, tek tek her bir izleyicinin yaratıcılığını özgürce bu alışverişe katmasıyla mümkündür.
Sanatçının ve yöneldiği bu insanların gerçek ve kurmaca dünyaları arasında sağlam ve kalıcı bir bağ vardır. Evet, sanat bireyin kendi arzuları ve ölçütleriyle örtüşen kendi dünyasını kurmasına yardımcı olur ama aynı zamanda kendisine zorla dayatılan gerçekleri reddetmesine de yardımcı olur. Sanat, sanatçıya ve izleyicisine sokaktaki insanların her gün yaşadığı acının ve tutkunun ardındaki gizli gerçeğe dair çok daha keskin bir görüşe sahip olma imkânı sunar. Bir yönetmen gündelik yaşamı değiştirme hedefine ancak izleyicisinin suç ortaklığıyla ulaşabilir. Bu da yalnızca filmiyle, seyircilerin de kavramayı başarabilecekleri çelişkiler ve çatışmalarla dolu bir dünya yarattığında mümkün olur.
Formül basit: gerçek olduğunu kabul ettiğimiz ama adil olmayan bir dünya var. Bu dünya bizim hayal gücümüzün bir meyvesi değil ve biz bu dünyadan, olması gerektiği üzre, hoşnut değiliz ama sinematografik teknikler aracılığıyla, içinde yaşadığımızdan yüz kat daha gerçek ve adil bir dünya yaratabiliyoruz. Bu, bizim yarattığımız dünyanın sahte bir adalet duygusu sunduğu manasına gelmez ama bizim ideal dünya tasavvurumuzla gerçek dünya arasındaki çelişkilerin altını çizmemizi sağlar. Bu kurmaca dünyada biz umuttan, acıdan ve tutkudan konuşuruz.
Sinema bizim düşlerimize açılan bir penceredir, onun aracılığıyla kendimizi daha kolay tanımlarız. Sinema yoluyla edindiğimiz bu bilgiler ve tutkular sayesinde hayatı düşlerimiz lehine dönüştürürüz.
Bir sinema koltuğu bir psikanalistin divanından çok daha işlevseldir. Bir sinema koltuğuna oturur ve kendimizi akışa bırakırız ve belki de burası bizlerin kendimizi birbirimize hem en yakın hem de en uzak hissettiğimiz tek yerdir: işte sinemanın mucizesi budur.
Gelecek
yüzyılın sinemasında, seyirciye üretilen eserin yapıcı ve zeki bir
unsuru olarak saygı gösterilmesi kaçınılmaz olacak. Bu saygıyı
gösterebilmek için, yönetmenin belki de seyirciye eserin tek sahibi
olarak baktığı o bildik konumundan uzaklaşması gerekecek. Yönetmenin de
kendi filminin seyircisi olması gerekecek.
Bir
yüzyıl boyunca, sinema hep yönetmenin oldu. Umut edelim ki, şimdi şu
başlayan ikinci yüzyılda artık zamanı gelsin ve seyircinin de sineması
olsun."
http://newalaqasaba.wordpress.com/
21 Şubat 2014 Cuma
Kediler
Kedimizle oynarken, o mu bizi
eğlendiriyor, yoksa biz mi onu eğlendiriyoruz kim
bilebilir?(Montaigne)
Kediler duyguları konusunda
dürüsttürler. İnsanlar ise duygularını gizlerler. ( Ernest
Hemingway)
Hayatın sıkıntısından 2 şeyle
uzaklaşabilirsiniz: Müzik ve kediler(Albert Schweitzer)
Kediler gizemli yaratıklardır... Sizi
mi seviyorlar yoksa yalnızca lütfedip evinizde mi kalıyorlar asla
bilemezsiniz. Onları son derece çekici kılan bu gizemdir. (Paul
Moore)
Küçük tüylü yaramazlar yalnızca
bütün duygularınızı boşalttığınız derin, çok derin
kuyulardır. (Bruce Schimmel)
Bütün hayvanlar arasında yalnızca
kedidir yaşamı seyreden. Varolmanın döner dolabını mesafeli bir
konumdan izler. Kedide sempatik olma kaygısı yoktur. Yalnızca
yaşar, uzak, dingin ve bilge. (Andrew Lang)
Kedimle oynadığım zaman, kimbilir
belki de o benle daha fazla oynuyordur. (Montaigne)
Köpek düzyazıdır, kedi ise bir
şiir. (Jean Burden)
İnsanlar hakkında psikolojik romanlar
yazmak istiyorsanız yapacağınız en iyi şey bir çift kedi
edinmektir. (Aldous Huxley)
Birçok filozof ve kedi tanıdım,
kedilerin bilgeliği daha üstündü. (Hippolyte Taine)
14 Şubat 2014 Cuma
Perde
"Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim hayatıma. Herkes kağıt
üzerinde yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış
olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir biliyor
musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan
kiz gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz..."
Üç Aynalı Kırk Oda - Murathan Mungan
Resimler: Salvador Dali- Alice Harikalar Diyarında
Üç Aynalı Kırk Oda - Murathan Mungan
Resimler: Salvador Dali- Alice Harikalar Diyarında
10 Şubat 2014 Pazartesi
Özgürlük Ahlakı
"...Toplumsal ahlaktan kopmamız gerekir. Buna az önce de söylediğimiz gibi
görenekler ahlakı diyoruz. Burada toplum bencil bir biçimde kendi ayakta
kalma koşullarını düşünüyor, dolayısıyla gelişim olanaklarını görmezden
geliyor hatta bilerek kapatıyor. Yani toplum ahlakını benimsemiş
insanların kurulu düzenle birebir yakınlıkları olduğunu ve insanın
geleceğiyle ilgili tasarımlar oluşturmakta eksik, yetersiz ya da
isteksiz kaldığını görüyoruz. Asıl ahlak bireysel ahlaktır ki, bireysel
ahlakın gerçekleşebilmesi için onun çok sağlam bir bilinç temelin
oturtulması gerekir. Çünkü (buna aynı zamanda özgürlük ahlakı diyorsak),
insanın özgür olabilmesi yetkin bilince ulaşabilmesiyle olasıdır.
İnsan gününü kavrayamayan, geçmişini kavrayamayan, yarınını tasarlayamayan basit bir bilinçle özgürlük ahlakını oluşturamaz. Özgürlüğün temel koşulu bilincin gelişimidir. Yani bilinç gelişimini gerçekleştirmiş olan birey zaten özgürlük ahlakını kendiliğinden yürürlüğe koyacaktır. Her an bunun toplumsal ahlakla çatışma içinde olduğunu göreceğiz. Çünkü hiçbir zaman toplumun kendisine benimsetmek istediği, bir kısmı çok yararlı çok akıllıca ama bir kısmı saçma sapan kuralları benimsemeyecektir ve o kurallarla savaşa girecektir."
Afşar Timuçin
http://www.narteks.net/afsar-timucin/ozgurluk-ahlaki-insani-gelecege-acar-afsar-timucin.html
İnsan gününü kavrayamayan, geçmişini kavrayamayan, yarınını tasarlayamayan basit bir bilinçle özgürlük ahlakını oluşturamaz. Özgürlüğün temel koşulu bilincin gelişimidir. Yani bilinç gelişimini gerçekleştirmiş olan birey zaten özgürlük ahlakını kendiliğinden yürürlüğe koyacaktır. Her an bunun toplumsal ahlakla çatışma içinde olduğunu göreceğiz. Çünkü hiçbir zaman toplumun kendisine benimsetmek istediği, bir kısmı çok yararlı çok akıllıca ama bir kısmı saçma sapan kuralları benimsemeyecektir ve o kurallarla savaşa girecektir."
Afşar Timuçin
http://www.narteks.net/afsar-timucin/ozgurluk-ahlaki-insani-gelecege-acar-afsar-timucin.html
9 Şubat 2014 Pazar
Can Sıkıntısı
"...Tüm farklılıklarımıza rağmen herkesin aynı “mükemmel hayat”ı kurması yönündeki baskı neden bitmiyor? Üniversiteye gidin, iş bulun, zengin olun, evlenin, harika bir ev sahibi olun, çocuk yapın. Sonra arkadaşlarınızı evinize çağırın, mükemmel hayatınızı onlara da gösterin.
Birinde tökezlerseniz, hatta birkaçını istemiyorsanız işiniz zor. Sistem ve çoğunluk bunlardan herhangi birine talip olmamayı hesaba katmadığı için, tercihiniz irrasyonel oluyor. Dürüstçe kendinizi savunamıyorsunuz. İstemiyorum diyemediğiniz için istemeden bir şeylere yazılmış bulunuyorsunuz, hayatınız bir “mış gibi”ye dönüşüyor. Alın size üç eve yetecek kadar can sıkıntısı!
Nazan Maksudyan/ Sabirfikir.com
7 Şubat 2014 Cuma
Sevmek Üzerine...
"...
Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasıl gülüşeceğimizi, ellerini, yüzünü, dudağını, gözünü, dizkapağını, dirseğini, boynunu, kulağını, dişini nasıl öpeceğimi bir saniye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya…"
Bu sene Sait Faik'in ölümünün 60. yılı. Havada Bulut, Sait Faik Abasıyanık, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2013, İstanbul. Sf.54. (Yorgiya’nın Mahallesi adlı öyküden)
6 Şubat 2014 Perşembe
Demişler ki... (14 )
"Bu toplum aynen Nazmiye Demirel gibi 60
yıldır yüce insanların yanında, ayakta, fonksiyonsuz, kıpırtısız
ağaç gibi dikilip duvar gibi susarak- susturularak tepkisiz yaşadı.
60 yıldır sağ iktidarların dayattığı bireysel toplumsal
eşitsizliğe karşı tepki veremeden Nazmiye Hanım gibi küçük
kırmızı mendili terli avucunda sıkıp durdu. Sonunda Türk
toplumu da Nazmiye Hanım gibi alzheimar a yakalandı.O artık hiç
konuşamama ,kimseyi tanıyamama, tepki verememe hali.O beyindeki
gri hücreleri hiç kullanamama hali.
Alzheimerlılar iç dünyalarında ne
yaşıyorlar, neler hissediyorlar hiç bilinmiyor. Ama bir sandalyede
hareketsiz oturup sabit bakışlarla ööööyle ufuklara dalıyorlar.
Kimbilir belki de eşitliksizci sağcı
düşüncenin nurlu ufuklarını görüyorlardır."
Kıymet Nadir Bindebir / “H@mdolsun
Verdiğin İnternete” arka kapak yazısı
30 Ocak 2014 Perşembe
Demişler ki...(13)
Mohsen Namjoo
" Eserlerim (100'den fazla) , müzikle olan 18 yıllık yolculuğumun sonuçları. Müziklerin ve şiirlerin kaynağı uçsuz bucaksız İran kültürü ve tarihidir. Bu ezgiler ve sözler, 400 yıldır çarpışan modernite ve geleneğin savaş alanı İran'dan bahseder ve İran kültüründe bulur anlamını.
Ne vakit gülesim gelse toplumumdaki çelişkilere, blues müziğin gülen gamını ve söyleyişini kullanırım, harmanlayarak İran gamıyla ve söyleyişiyle.
"şirin dudaklıların şivesı yüz göstermektır azizim
anlayanların mesleği görmek ve can vermektir.
dudağına yetiştiğin zaman (allah-allah)
sus ve canını teslim et.
böyle aşıklığın ücretı canını kolay vermektır.
ben senin hasretinden azizim
bu canı zor kurtarırım. sen ki bizimle sevgisız vefasız değildin.
sen ki bizimle zalim cefakar değildin"
Sözler: Baba Tahir Üryan
26 Ocak 2014 Pazar
Demişler ki...(12 )
Sanat, onu üretenin canı ne istiyorsa,
onu gören ne düşünüyorsa onun içindir! Hayata güzellik, incelik katmak
içindir, zihin açıcıdır. Başka diyarlarda gezinmek içindir: Ayrıca
hiçbir şey için olmak zorunda değildir! İnsanların maharetlerini,
düşüncelerini, hislerini her türlü araçla özgürce ifade etmesidir sanat.
Hayatın başka türlü olabileceğinin göstergesidir. Yaşanmışlıklar,
hayaller, özlemler, çılgın fikirler, itirazlar, ikilemler, buhranlar,
sevinçler, kaçırılanlar, mutluluklardır sanat. Gerekçeye ihtiyaç duymaz.
En güzelini, Ehlivukuf bölümünde de yer verdiğimiz Kandinsky söylemiş:
"…kulağınızı müziğe verin, resmin önünde gözlerinizi açın ve … düşünmeyi bırakın! Sadece o eserin daha önce bilmediğiniz bir dünyada “gezinmenizi” sağlayıp sağlamadığını sorun kendinize. Eğer cevabınız evet ise, daha ne istiyorsunuz?"Resim: Hakan Şimşek http://hakansimsek.com/
Yazı : sanatblog.com http://www.sanatblog.com/kimdir-nedir/
22 Ocak 2014 Çarşamba
Demişler ki... (11)
ŞİİRİMİZ BİTTİ
Dağlarca’nın şiiri, bütünüyle Cumhuriyet devrimine bağlılığı, şiirsel olarak söylüyor. Onun için bu kadar sevildi, çınar denildi. Cumhuriyeti şiirleştiren şair bugün aramızdan çekildi. Ama çekildiği zaman da şiirimiz bitti. Tek başına Dağlarca çekip gittiği için değil; Türkiye’nin en büyük sorunu şiirsiz bir Türkiye.
Türkiye şiir yazılamayan bir ülke oldu. Türkiye’de yepyeni insanlar var; bunlar ne şiir sevebilirler, ne şiir yazabilirler, dramımız bu.
Şu anda insanımızın umudunu kaldırdılar. Umutsuz bir ülkede, Türkiye’de gelecek. Gelecek yoksa, hayal kurmuyorsa (göğsüne vurarak) bu yürek bu halk için atmıyorsa, şiir de olmaz. Bu kadar basit, yok öyle insan. Böyle insan yok. Dağlarca, İlhan Berk... Onların hayatı şiirdir. Onlar gittiler....
Yalçın Küçük / 2008
Dağlarca’nın şiiri, bütünüyle Cumhuriyet devrimine bağlılığı, şiirsel olarak söylüyor. Onun için bu kadar sevildi, çınar denildi. Cumhuriyeti şiirleştiren şair bugün aramızdan çekildi. Ama çekildiği zaman da şiirimiz bitti. Tek başına Dağlarca çekip gittiği için değil; Türkiye’nin en büyük sorunu şiirsiz bir Türkiye.
Türkiye şiir yazılamayan bir ülke oldu. Türkiye’de yepyeni insanlar var; bunlar ne şiir sevebilirler, ne şiir yazabilirler, dramımız bu.
Şu anda insanımızın umudunu kaldırdılar. Umutsuz bir ülkede, Türkiye’de gelecek. Gelecek yoksa, hayal kurmuyorsa (göğsüne vurarak) bu yürek bu halk için atmıyorsa, şiir de olmaz. Bu kadar basit, yok öyle insan. Böyle insan yok. Dağlarca, İlhan Berk... Onların hayatı şiirdir. Onlar gittiler....
Yalçın Küçük / 2008
21 Ocak 2014 Salı
Demişler ki... (10 )
"Aşk, devrim ve bilim, ayrıntıdadır.
Beynimizin sürekli bozucu bombardımana tabi tutulduğu bu dünyada, ayrıntıyı görebilmek, ayırabilmek, çok hoştur. Bundan sonra, yazabilmek için, bir de kurgu gerekiyor. Bizde, sanatımızda ve politikada, en eksik olan kurgu’dur ve insanlarımızın kurgusuz olduğunu söyleyebiliyorum.
Polis romanı, ütopya ve red geleneğimiz yok; yıllardır bunu tekrarlıyorum."
Yalçın Küçük
Beynimizin sürekli bozucu bombardımana tabi tutulduğu bu dünyada, ayrıntıyı görebilmek, ayırabilmek, çok hoştur. Bundan sonra, yazabilmek için, bir de kurgu gerekiyor. Bizde, sanatımızda ve politikada, en eksik olan kurgu’dur ve insanlarımızın kurgusuz olduğunu söyleyebiliyorum.
Polis romanı, ütopya ve red geleneğimiz yok; yıllardır bunu tekrarlıyorum."
Yalçın Küçük
19 Ocak 2014 Pazar
Demişler ki... (8)
Sanatçı Olun, Hemen Şimdi !
“İtalyanca şarkılar öğrenmek istiyorum” dediğimizde, onlar ‘Öyle mi? Bir oyun için mi? Ne için?’ diye sorar. Sihirli sorudur bu: ‘Ne için?’ Ama sanat hiçbir şey için değildir. Sanat esas amaçtır. Ruhumuzu kurtarır ve mutlu yaşamamızı sağlar. Kendimizi ifade etmemize yardım eder ve alkol ve uyuşturucunun yardımı olmadan mutlu olmamızı sağlar. Böyle pratik bir soruya cevap olarak, cesur olmak zorundayız. ‘Sadece eğlencesine. Kusura bakma sensiz, tek başıma eğleneceğim’ demelisiniz. ‘Yine de gidip yapacağım.’
“İtalyanca şarkılar öğrenmek istiyorum” dediğimizde, onlar ‘Öyle mi? Bir oyun için mi? Ne için?’ diye sorar. Sihirli sorudur bu: ‘Ne için?’ Ama sanat hiçbir şey için değildir. Sanat esas amaçtır. Ruhumuzu kurtarır ve mutlu yaşamamızı sağlar. Kendimizi ifade etmemize yardım eder ve alkol ve uyuşturucunun yardımı olmadan mutlu olmamızı sağlar. Böyle pratik bir soruya cevap olarak, cesur olmak zorundayız. ‘Sadece eğlencesine. Kusura bakma sensiz, tek başıma eğleneceğim’ demelisiniz. ‘Yine de gidip yapacağım.’
“1990′da, Martha Graham, modern dansın ustası, Kore’ye
geldi. Harika sanatçı, o zamanlar 90 yaşlarında, Gimpo Havaalanı’na geldi ve
bir muhabir ona tipik bir soru sordu: ‘Muhteşem bir dansçı olmak için ne yapmak
gerek? Hevesli Koreli dansçılar için bir öğüdünüz var mı?’ Kendisi bir ustaydı.
Ve o, şu şekilde cevap verdi: ‘Sadece yapın.’ Sadece bu iki kelime ve
havaalanını terk etti. Bu kadar. Peki şimdi ne yapmalıyız? Sanatçı olalım,
hemen şimdi. Hemen şimdi. Nasıl mı? Sadece yapın!”
Koreli yazar Young-Ha Kim /
http://www.sanatblog.com/young-ha-kim-sanatci-olun-hemen-simdi/
http://www.sanatblog.com/young-ha-kim-sanatci-olun-hemen-simdi/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























