Sitdown Mizah, suya-sabuna dokunması, mesaj kaygılı olması ve dahi "refleks kahkaha" düşmanı olmakla; stand-up'a ziyadesiyle karşıdır. Mesaj, her zaman siyasi değildir, bazı vakit toplumsal, bazı vakit bireyseldir. Sitdown Mizah, esas itibariyle, 1997 yılında hayat bulmuştu ve ürünleri, halen internet ortamlarında anonimsel olarak dolaşmaktadır. Arifesiyle birlikte 20 senelik maceradır...
...
Alptekin Şimşek
İzahlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzahlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Temmuz 2016 Pazar
SAW ( Testere Serisi)
(Yoğun Spoiler İçerir)
Şimdilik 7 tanesi çekilmiş bulunan Testere serisinin kahramanı Jigsaw, bir seri katildir.
İşlediği cinayetler anlamak açısından, Jigsaw'ın geçirmiş bulunduğu iki travma vardır.
Bir tanesi, bir uyuşturucu bağımlısının kazara bile olsa, sorumsuz bir fiili yüzünden, karısı düşük yapar, bebek ölür.
İkincisi ise, kanser olduktan sonra, masraflarının, sigorta tarafından karşılanmamasıdır.
Jigsaw'ın ilginç bir adalet anlayışı vardır. Amacı intikam değildir. Müstakbel kurbanlarının hayatın/hayatlarının değerine varmasıdır. Ona göre, bu insanlar sınanmadıkça değişim göstermezler. Bu yüzden yakaladığı kurbanlarına çeşitli düzenekler içeren oyunlar hazırlar.
"Oyun başlasın" dendiğinde kurbanın iki seçeneği vardır: Ya kuzu kuzu düzenek tarafından ölmeyi bekleyecek, ya da vücudunun herhangi bir yerini feda ederek tuzaktan kurtulacaktır.
Bu oyunlardan kurtulan birkaç kişiyi de takımına almayı ihmal etmez Jigsaw.
Bunlardan birisi uyuşturucu bağımlısı bir kadın, bir doktor ve bir dedektiftir.
Seriyi ilginç kılan; Jigsaw'ın adalet ve hayatın değerini öğretme anlayışıdır.
Diğer dikkat çekici bir yön ise; takıma sonradan katılan uyuşturucu müptelası kadın ile dedektifin hazırladığı düzeneklerin, kurbana hayat hakkı tanımamasıdır. Takıma sonradan dahil olan bu iki kişinin adalet anlayışı intikala sınırlıdır. Jigsaw'ın felsefesiyle ilgileri yoktur. Bu durum Jigsaw tarafından farkedilince, onlar için de elbette yeni oyunlar hazırlanır. Bu oyunlar başarılı olur mu, olmaz mı; seriyi izlediğinizde öğrenebileceksiniz.
7'den 77'ye herkes adalet peşinde, ancak herkesin adaletten anladığı ve beklediği de farklı...
A. Şimşek / 24.7.2016 / İstanbul
17 Ekim 2015 Cumartesi
Espri Üretme Teknikleri: 1
İhraç da edebilseydik eğer, tek başına bile bizi kalkındırabilecek olan mizah üretimimiz; diğer sektörlerde olduğu gibi, temel bazı tekniklere dayanmaktadır, ey sevgili okur.
Bazen Leman, Uykusuz, Penguen gibi mizah dergilerinde; bazen Cem Yılmaz gibi stand up’çıların gösterilerinde; bazen Zaytung gibi web sitelerinde; bazen ‘Avrupa Yakası’ gibi tv dizilerinde; bazen Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü gibi ustaların öykülerinde; bazen de Gezi Olayları gibi hayatın tam içinde rastladığımız mizah, başlı başına bir zekâ ürünü değildir. Kısaca, beynimiz espri salgılamaz, beyin aktivitelerimizin mizaha dönüşümü belli bir çaba gerektirir.
Bu
yazımda, bu tekniklerden en çok kullanılanı olan ‘değiştirme’yi
ele alacağım.
Ondan
önce, bir hatırlatma yapmak istiyorum. Siz, en zekice esprileri
üretseniz bile, kaderi, onu sunduğunuz kitlenin anlayabilirliği
ile sınırlıdır. O yüzden, hitap ettiğiniz kitlenin ilgi
alanlarını yakından tanımak, espri üretiminin ön şartıdır,
diyebiliriz.
Peki,
nedir kitlelerin ilgi alanları? Aklımıza ilk gelenleri sayalım;
futbol, politika, sinema, tv dizileri, yemek programları, yarışma
programları, toplu ulaşım araçları, sağlık hizmetleri,
hastalıklar, internet, sosyal paylaşım ağları, akıllı telefon,
kadın-erkek ilişkileri, selfie fotoğraf çekimi vs.
Futbolla
ilgili olarak üreteceğiniz bir espri, kadınların büyük
çoğunluğunun ilgisini çekmeyecektir, ancak geri kalan kitle size
fazlasıyla yeteceğinden bu doğrultuda espri üretebilirsiniz. Tv
dizilerinin takipçisi olmayan bir kitleye, bununla ilgili bir espri
yaptığınızda çoğunlukla anlaşılmayacaktır. Demek ki,
yukarıda da belirttiğimiz üzere, hitap ettiğimiz kitle önemlidir.
Şimdi
gelelim ‘değiştirme’ tekniğimize…
Daha
iyi anlaşılabilmesi bakımından, örnek vererek başlayalım.
Yakın
zaman önce, bir devlet büyüğümüz ‘400 milletvekili verin bu
iş huzur içinde çözülsün’ buyurmuşlardı. İşte bu lafı
alıp, farklı yerlerde kullanarak ve üzerinde az biraz değişiklik
yaparak, espri üretebiliriz. Misalen, okula gitmek için evden
çıkmakta olan bir çocuk, annesine ‘400 TL harçlık ver huzur
içinde okuluma gideyim’ diyebilir. ‘400 milletvekili verin’
ibaresi artık, bir kalıp olarak kullanılabilir, aklınıza
gelebilecek her ilgi alanında kullanılabilir.
Bir başka örnek verelim. Tv programlarında çok kullanılan bir kalıp cümle vardır: ‘Bugün de bize ayrılan sürenin sonuna geldik.’ Karikatürist Yiğit Özgür, bir çiziminde bunu çok iyi kullanmış; cümleyi özel bir duruma uygulayarak, kanayan bir yaramıza parmak basmıştır.
Bir başka örnek verelim. Tv programlarında çok kullanılan bir kalıp cümle vardır: ‘Bugün de bize ayrılan sürenin sonuna geldik.’ Karikatürist Yiğit Özgür, bir çiziminde bunu çok iyi kullanmış; cümleyi özel bir duruma uygulayarak, kanayan bir yaramıza parmak basmıştır.
Değiştirme
tekniğini Cem Yılmaz’ın Gora, Arog ve Yahşi Batı filmlerinde
de gözlemleyebiliyoruz. Bu üç filmin ana mantığı aslında çok
basittir. Sıradan bir Türk yurttaşımızı alıyoruz, ilk filmde
uzaya, ikinci filmde Eski Çağ’a ve üçüncü filmde de vahşi
batı’ya gönderiyoruz. Bir Türk’ün yabancı ortamlarla
buluşması, sırf bu haliyle bile bir komikliğe yol açmaktadır
zaten.
Türk’ün uzayla ve başka ortamlarla imtihanını daha öncesinden Sadri Alışık filmlerinden de hatırlıyoruz. Turist Ömer tiplemesiyle Sadri Alışık’ın, oynadığı Uzay Yolu parodisinde, Mr. Spock’ı yepyeni bir mantık anlayışıyla karşılaştırmasını, yaşı müsait olanlar gülümseyerek hatırlayacaktır.
Kıssadan hisse, bir Türk’ün yer veya zamanını değiştirdiğinizde, yetenekli ellerde, espri üretimi bakımından elinizde çok malzeme olacaktır.
Türk’ün uzayla ve başka ortamlarla imtihanını daha öncesinden Sadri Alışık filmlerinden de hatırlıyoruz. Turist Ömer tiplemesiyle Sadri Alışık’ın, oynadığı Uzay Yolu parodisinde, Mr. Spock’ı yepyeni bir mantık anlayışıyla karşılaştırmasını, yaşı müsait olanlar gülümseyerek hatırlayacaktır.
Kıssadan hisse, bir Türk’ün yer veya zamanını değiştirdiğinizde, yetenekli ellerde, espri üretimi bakımından elinizde çok malzeme olacaktır.
Değiştirme
tekniğinin en bilinen bir tekniği de, insanın konuşma özelliğinin
hayvanlara naklidir. Hayvanların insan gibi konuşmalarına, insan
gibi tepki vermelerine, insan gibi araçlar kullanmalarına
kitaplarda, filmlerde ve karikatürlerde çokça rastlayabiliyoruz.
Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem isimli karikatüristler, bu
tekniğin en başarılı uygulayıcılarıdırlar, diyebiliriz.
Tv dizileri ve
filmler, ‘değiştirme’ tekniğinin en çok kullanıldığı
alanlardan biridir. Birkaç yıl öncesine kadar ekranlarımızda
olan ‘Çok Güzel Haraketler Bunlar’ isimli komedi programını
hatırlayacaksınız. Hemen her skeçte bir dizideki ‘Behlül’
karakteri kendine yer bulurdu. Behlül’ü kendi konseptinden
çıkarıp bir skece uyarladığımızda, kendiliğinden bir tuhaflık
ortaya çıkacaktır zaten.
Babam ve Oğlum filminin ‘Gollerimi açaydım böyle iki yena, getme deyeydim’ şeklindeki ünlü repliği de, Çok Güzel Haraketler Bunlar’da bolca kullanılmıştır.
Babam ve Oğlum filminin ‘Gollerimi açaydım böyle iki yena, getme deyeydim’ şeklindeki ünlü repliği de, Çok Güzel Haraketler Bunlar’da bolca kullanılmıştır.
İlk yazımızı,
kısaca özetleyecek olursak; bir kişiyi, bir sözü, bir nesneyi
kendi bağlamından alıp, başka bir yerde kullanma olarak tarif
edebileceğimiz ‘değiştirme’ tekniği, mizahçılar/komedyenler
tarafından fazlasıyla kullanılan, komik durumlara yol açan
neredeyse garantili bir tekniktir.
Başka tekniklerle
yazı dizimize devam edeceğiz.
A. Şimşek /17.10.2015 /İstanbul
21 Kasım 2014 Cuma
Anarşi
Bir memleket düşünün; senede 1 gece, cinayet dahil, her türlü suçu işlemek serbest bırakılıyor!.. Bu gecenin adı "Arınma Gecesi" dir ve nihayetinde “ölen ölür, kalan sağlar onlarındır” şeklinde mantıklı bir bakış açısı vardır. Ayrıca, bu geceye katılmak istemeyenlerin, evlerinde oturma hakları olduğu gibi, ille de arınmak isteyenlerin de, evlerinde oturanları avlama hakkı vardır. Görüldüğü gibi; nereden baksan tutarlılık, nereden baksan hayran olunasılık var.
"The Purge: Anarchy” filminden bahsetmekteyim. En medeni ülkemiz olan ABD, fazla nüfusu biraz olsun dengelemek için, böyle bir “hak” icat ediyor ve özgürlüklerin lafta bırakılamayacağına ilişkin harikulade bir örnek sunuyor.
Filmde dikkat çeken iki husustan ilki, bu ihtiraslı gecenin ekonomiye tek katkısının fazla nüfusu azaltmak olmamasıdır. Arınma Gecesi’nde başkası için de avlanabilir ve 100 bin dolarlarla ifade edilebilecek paralar kazanabilirsiniz.
İkinci husus ise, her ciddi devlet gibi, Amerika’nın da vatandaşlarına gereğinden bir gıdım fazla güvenmemesi ve vatandaşlarının yeter sayıda cinayet işleyememe ihtimaline binaen, ordunun da sokaklara salınmasıdır. Askerler, başka ülkelerde de zaman zaman sokaklara salınmaktaysa da, Arınma Gecesi kopseptine uygun olmadığı için, burada ele almıyoruz.
Filmle ilgili ilk izlenimlerim çok olumsuzdu, ‘böyleşey mi olur, anasını satayım’dı; ‘böyle medeniyet mi olur lan’dı. Film bittiğinde ise, fikrim değişmişti. Senenin 365 günü insan öldürülen bir ülke vatandaşının, Amerikan medeniyetine laf söylemeye hakkı olamazdı.Madenlerde,tersanelerde, inşaatlarda, trafik kazalarında katledilenlerle ilgili ceza almış bir tek Allah’ın kulu olmadığına göre, 365 günüm de yandı ha yandı, durumu söz konusuydu.
Amerika’nın zengini, öldüreceği adam için binlerce dolar nakit para ödüyordu; bizde ise bedavadan daha ucuzdu.
Cinayet aletleri açısından baktığımızda da, Amerika bizden açık ara öndeydi, ArınmaGecesi’nde tüfek, tabanca, bomba her türlü silah kullanılırken; bizdeki ArınmaYılı’nda tek cinayet aleti FITRAT’dı.
Sabah 7 deyince Amerika’da sirenler ötüyor ve katliam bitiyordu, bizde ise davul-zurna çalsan kimsenin umurunda değildi.
Gönül isterdi ki, medeni bir ülkede yaşıyor olalım, ve senede bir gün, insanlar ne yapacaksa yapsın; ayakkabı kutusu istifleyen istiflesin, biber gazı sıkmak isteyen sıksın, ağaç kesmek isteyen kessin, avm yapacak olan yapsın. Ama n’olur kalan 364 gün rahat dursunlar, herkes işine gücüne baksın...
Yeter lan, ayağımızda 10 TL’lik naylon ayakkabıyla, her gün öldürmeyin bizi!..
21/11/2014 Alptekin Şimşek
--------
Not:Bu bir film eleştirisidir, gerçek olay ve kişilerle ilgi ve ilişkisi varsa, sinemaya gitmek nasip olmasın!..
31 Temmuz 2014 Perşembe
17 Şubat 2014 Pazartesi
Kediler Günü
| Tarçın |
Kendine has karakterleriyle sadece insanlarda değil diğer hayvanlarda bile şefkat ve korunma duygusu yaratan bu sevimli canlılar internetin de yaygınlaşmasıyla birer fenomen haline geldiler. Dünyada 500 milyon ev kedisi varmış. Sokaktakilerle birlikte sayı oldukça kabarık.
Ben de bir hayvansever- kedisever olarak başta Tarçın olmak üzere mahallemizdeki, bahçemizdeki ve İstanbul sokaklarındaki kedileri görüntülemeyi seviyorum. Şu salak dünyanın olabildiğince keyfini çıkartıp bize de keyifli hale getirdikleri için iyi ki varlar :)
Bugün vesilesiyle tüm kedilerin kediler gününü kutluyorum. Patilerinden gözlerinden, gıdılarından öpüyorum.
17 Ocak 2014 Cuma
Tanrılarımız ve Kurbanlar
Şöyle bir baktığımda; hala çok tanrılı bir hayatı yaşadığımızı düşünüyorum. Okuduktan sonra belki siz de hak
verirsiniz, değerli okurlar.
Koca Tanrısı:
Birçok kadınımızın kocaya
verilme biçimi, tanrılara kurban vermeye benzemektedir. Hiçbir maddi ve
entellektüel birikimi olmayan kolu- kanadı kırık kızlarımız ve kadınlarımız,
koca için adeta kurban edilmektedir. Çayıra salınmaktadır ve mevlasının da
kayırması umulmaktadır.
İlginçtir, kadın kocaya kurban edilirken kan
çıkmamakta, fakat ilerleyen zaman içinde kan çıkması mümkün olmaktadır. Tipik
ritüelleri: Kocanın, "Daha yemek hazır olmadı mı hanım?";
"Gömleklerim gene neden ütülü değil?"; "Şimdi alacam ayağımın
altına!"; "Bir telefon et de babanlara bize biraz para
yollasınlar!" türünden yaklaşımlarıdır.
Kadının terennüm ettiği
tapınma sözcükleri de şöyledir: "Biraz geridir ama evimin eridir!..
Salonda, oturma odasında,
balkonda, banyoda, mutfakta ve dahi yatak odasında her daim koca tanrısının
sözü geçer. Kadının tek kozu ise, "Bak işte gene beni orgazma
ulaştıramadın" diyerek koca tanrısını iktidarı konusunda kuşkuya
düşürmektir. Kadın, koca tanrısının iltifatlarına ve hediyelerine maruz kalmak
istiyorsa şöyle demelidir: "Bravo yiğidim bir oturuşta on kere orgazma
ulaştırdın beni!"
Kurban Olsun Ablan Sana Tanrısı
:
Her ne kadar
malum şahıs böyle hitaplar kullanmaktaysa da, genellikle bu ablamıza genç
erkekler kurban edilmektedir. Böylece Ablamızın ömrüne ömür katılmakta ve sanat
hayatının devamı sağlanmaktadır. Böyle genç koçların o yaşlarda henüz
boynuzları çıkmamakla birlikte, bir zaman sonra yaşını başını almadan bile
boynuz olayına girmesi mümkündür. Bu tanrının aslında hiçbir numarası yoktur;
sadece cukkası sağlam olduğu için mürit sıkıntısı çekmemektedir.
Öğretmen Tanrısı:
Öğretmen, veli ve öğrenci
üçgeninde kurban ritüeli, velinin öğretmene öğrenci için ‘Eti senin kemiği
benim' demesiyle başlar. Tabi eti kemiğinden ayırmak, kan akmadan olmaz. Bu
yüzden kulak çekme, cetvelle parmak uçlarına vurma, şamarlama eylemleriyle
gereken kanın akması sağlanır.
Etini öğretmenin, kemiğini velisinin aldığı bir
varlığın topluma verecek bir organı kalmadığı için; umumiyetle toplumdışı bir
varlık olarak hayatını idame ettirmeye çalışır. Geçer not verme vaadi, tarzı
itibarıyla cennet vaatlerine benzer. Devlet okulu öğretmen tanrılarıyla, özel
okul öğretmen tanrıları arasında yaş, boy, kilo ve maaş farkı vardır.
Medya Tanrısı:
Tanrılar içinde en gözü
doymazlardan biridir. Çünküm, verilen kurbanları beğenmez, kendi kurbanını
kendi seçer ve afiyetle onu götürür. Hatta çoğunlukla kendi kurbanını kendisi
yaratır ve hatta hatta seçtiği kurbana bir süre tapınır ve hevesini aldıktan
sonra bıçağı kurbanının gırtlağına dayayıverir.
Ne bir garip tanrıdır şu medya
tanrısı!.. Medya tanrıları kendi aralarında üçe- beşe ayrılırlar:-Bir Kısım Medya tanrısı
- Kısım Kısım Medya Tanrısı
- 32 kısım Tekmili Birden Medya Tanrısı
- Ne Oldum Medyası Tanrısı...
Bunlardan yazılı olanları kupon karşılığında çeyizlik eşya verirken; görsel olanları, uykusuz kalmanız karşılığında bol bol gazino programları verir.
Aşk Tanrısı: Cümle alemin
severek kurban verdiği ender tanrılardan birisidir. Atar- Gallup' un yaptığı
tüm anketlerde, en çok kurban verilen tanrılar sıralamasında değişmez
birincidir. Nasıl ki her üç Türk vatandaşından dördü şairse, her beş türk
vatandaşından altısı da aşka kurban vermiştir. Halbuki, aşk tanrısının aldığı
kurbanlarla orantılı bir mutluluk verdiği görülmemiştir. Verdiği sadece kan,
gözyaşı, acı ve kederdir.
Ne kadar çok kurban verilirse o kadar da üzüntü
tahsil edilmektedir.Bu tanrıya kurban vermek için uygun ay ilkbahardır. "Yaz
bahar ayları gevşer gönül yayları" şeklindeki özgün kalıp, genellikle
son pişmanlıklara mazeret olmaktadır.
"Asılacaksan ingiliz sicimiyle
asıl, basılacaksan rum hatunuyla basıl!" sözü de konuyla doğrudan
ilgili olmamakla birlikte güzel bir laftır. Aşk tanrısının meydana gelmesi şu
şekil olur: Kovalayıp da tuttun mu bu evliliktir, tutamadığın zaman ise biz
buna kısaca aşk diyoruz. İştahın gitmesi, her yeryüzü cisminin maşuğa
benzetilmesi, en yakın arkadaşların ekilmeye başlanması, şarkılardan aşk ile
ilgili olanların ayıklanıp ezberlenmeye çalışılması, telefon faturalarının beşe
katlanması tipik ibadet biçimleridir. Hasılı kelam; ateisti olmayan tek dinin
tanrısıdır aşk tanrısı!..
Cep Telefonu Tanrısı: En çok müridi olan tanrılardan biridir. Bu
tanrıya, 100'lük, 250'lik ve 500'lük kontörler kurban edilerek ibadet edilir.
Kontör sayısını yeterli görmeyen cep telefonu tanrısı, zaman zaman kapsama
alanı dışına çıkar veya servis dışı kalır.
Otomobil Tanrısı: Cümle alemin müridi olmak için can attığı
tanrılardan biridir. Bu tanrıya ibadet etmek için, deposuna dünyanın en pahalı
benzinini doldurmak ve arada bir tamirciye götürmek gereklidir. Otomobil
tanrısı, trafik kazalarında insanlara trafik canavarı suretinde görünür.
İnternet Tanrısı: Aşk tanrısının mürit sayısına yakın sayıda
müridi vardır. İnternet tanrısı, kullarından bolca zaman ve ADSL faturalarının
zamanında ödenmesini talep eder.
Çoğunluğunun gözleri bozuk ve boyunları tutuk
olan bu tanrının müritleri, her şeye rağmen bu sevdadan vazgeçmeyerek
www.cennette-hurilervar.com'da yer kapmaya gayret ederler.
Sağanak
Yağmur Tanrısı: Her
kuvvetli yağmurdan sonra “Sağanak
gene can aldı” başlıklı haberlerle karşılaştığımızda, can alıp vermek
Allah’a mahsus olduğuna göre; sağanak yağmurları da tanrı olarak varsaymakta
bir sakınca bulunmamaktadır.
A. Şimşek
12 Ocak 2014 Pazar
Beyinsizliğe Karşı Elele
Milli gelir dağılımında kişi başına düşen para miktarı Dolar bazında sürekli artmakla birlikte; bu rakamın “ortalama” bir rakam olduğu gerçeğini unutmamalıyız. 13.000 ABD Doları civarında olduğu ileri sürülen bu rakam, ülkemizin çoğunluğunu oluşturan bir kesimi için 2.000 - 3.000 ABD Doları seviyesinde realize olurken, küçük bir azınlık için ise bu rakam 100 Milyon -1 Milyar ABD Doları mertebesine kadar ulaşmaktadır. Bu rakamlardan hareketle elbette 1 Milyar ABD Dolarına sahip insanları suçlayıcı bir tavır içinde olmayacağız. Ne de olsa, liberal ekonomi söz konusudur ve tabiatta da olduğu üzere, büyük balık küçük balığı yutar, durumu vardır.
“Doğada
da böyle anasını satayım” gerçeğini unutmuş değiliz. Bununla birlikte, ilim insanlarının
yapmış olduğu kimi araştırmaları da göz ardı edemeyiz. Nitekim 25 Şubat 2010
tarihli Nature Dergisinde yayınlanan bir fizyoloji çalışması, insan beyninin
eşitsizliğe tepki verdiğini göstermiş bulunmaktadır. Yapılan çalışmaya göre,
insan beyninin toplumsal değerlerle şekillendirilmeyen temel yapıları,
kişinin kendisine odaklı değil, diğer insanların durumuna da tepki veriyor: Aynı
iş için kendisi daha fazla para alırken, başkasının para almamasından
hoşnutsuzluk duyuyor. (http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/beynimiz-esitsizlige-karsi-haberi-24733)
Eğer,
durum gerçekten böyle ise –ki bilimcilerin bulgularının yanlış olduğunu
sanmıyorum- ortada garip bir durum vardır. Beynimiz böyle çalışmakta ise,
mevcut durumdaki gelir dağılımı eşitsizliğini anlamakta zorluk çekmeliyiz.
Eşitsizliğe karşı tepki gösteren bir beynimiz söz konusu iken, Dünya hâlâ neden
bu haldedir, bu sorunun cevabını vermek zorundayız...
Değerli
okurların, bayram ve hafta sonu tatilini bu sorunun cevabını arayarak heba
etmelerine gönlüm razı olmaz, o yüzden cevabı hemen burada vermeye çalışacağım.
Cevap
verirken, hiç kuşkusuz gene bilimden yararlanacağız.
Sorunun
cevabı şu ilmi paragrafta yatıyor olabilir, muhterem okurlar:
“Ancak Neanderthaller
atalarımız için en uygun cinsel partner olsalar da, tek değiller. Geçtiğimiz
ay, Almanya Leipzig’deki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden
araştırmacılar, Moğolistan’da 30 ila 50 bin yıl yaşındaki bir insansı
kemiğinden elde ettikleri DNA örneğinin ne bir Neanderthale ne de insana ait
olmadığını buldular. Kemiğin sahibinin ataları insanlarla ya da henüz
bulunmamış bir başka eski insansıyla çiftleşmiş olabilirler.”
(http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/atalarimiz-baska-turlerle-ciftlesmis-olabilir-haberi-27247)
Atalarımızın, binlerce yıl önce
gaflet veya abazanlık halinde başka türlere de sarkması, bugünün eşitsiz
toplumu yarattı, diyerekten, çok mühim bir tez de dile getirebiliriz sevgili
okurlar.
İlim
sayesinde ortaya attığımız bu tezi, daha da genişletebiliriz. Bugün bile birçok
sorunun kaynağında, uçkurundan başka bir şey düşünmeyen insanların hareketleri
yok mudur?..
Yuvaların
yıkılmasında, 70’lik dedelerin 18’lik çıtırlar peşinde koşarken toplum nezdinde
rezil olmasında, Clinton’un şapşallığında uçkur konusunu göz ardı edebilir
miyiz?..
Her
halükarda, yine de, atalarımızın günahının daha büyük olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Çünküm, bugün için bir uçkur hadisesi en fazla birkaç ay
manşetlerde kalabiliyorken; atalarımızın salaklığı sonucu ortaya çıkan
"Eşitliksiz Toplum", hâlâ bütün canlılığıyla ayakta durup durmaktadır.
A Şimşek
6 Ocak 2014 Pazartesi
Tarçın Kedisi
Yaralı bacağı ameliyatla alındığında, sanki kendi
karakteriyle de vedalaştı Tarçın kedisi. Daha atılgan, daha cesur, daha
hareketli bir kedi oldu.
Ayağı neden yaralanmıştı, kimse bilmiyor. Ancak, kendini hiçbir insana sevdirmeme huyuna bakınca, sebebini tahmin etmek zor olmamalı.
Bir gün ne olduysa oldu; belki boş bulundu, belki güvenini kazanmıştım kim bilir. Bir güzel sevdim, okşadım. Ve ona, kendisini en güzel sevdiren kedi ödülünü derhal verdim. Bir de, en güzel bakan kedi ödülü...
Ayağı neden yaralanmıştı, kimse bilmiyor. Ancak, kendini hiçbir insana sevdirmeme huyuna bakınca, sebebini tahmin etmek zor olmamalı.
Bir gün ne olduysa oldu; belki boş bulundu, belki güvenini kazanmıştım kim bilir. Bir güzel sevdim, okşadım. Ve ona, kendisini en güzel sevdiren kedi ödülünü derhal verdim. Bir de, en güzel bakan kedi ödülü...
| o da ne...? |
| Tarçın kumruların peşinde |
| yalanma-yıkanma konusunda master yaptı |
| Kuşları bakışlarıyla hipnotize etmeye çalışırken |
25 Aralık 2013 Çarşamba
Böyle Sansür...
“General'in Kızı” filmini izleyenler
bu film sonrası yaşanan tartışmayı da hatırlarlar.
Sorun, böyle bir filmin Türkiye'de
çekilip, çekilemeyeceği idi. Ortak görüş ise çekilemeyeceği yönündeydi. Ancak,
iş bununla bitmiyor tabi. Bir de, neden çekilemiyor sorusunun cevaplandırılması
gerekiyor.
Böyle bir film Türkiye’de neden
çekilemez? Neden olacak? Demokrasi
eksikliği...
Peki, neden demokrasimiz eksik?
Bu sorunun pek çok cevabı var ancak,
ben bir yönünü ele alacağım. Bir kere, böyle filmlerin çekilebildiği yerler (ABD
gibi), nisbeten bize göre demokratikler (mutlaka sınırsız değil). Nisbi de olsa
demokratik olabiliyorlar, çünkü, alacaklı oldukları ülkelerden topladıkları
paraları, kendi halklarına bir tutam tattırabiliyorlar (ABD'nin gecen yılkı dış
ticaret açığı 250 milyar dolar ve açığı kapatacak olan da, bizim gibi
ülkelerden alacaklı oldukları faizler vs.)...
Bizde ise, böyle bir sömürü kaynağı
(dışarıdan) olmadığı ve böyle filmlerle de halkı avutmak mümkün olmadığı için,
genellikle zor unsuru kullanılır ve elbet kimse böyle filmler çekmeye cesaret
edemez... Açıkça sömürülen kitlenin başka türlü zaptı mümkün değildir. Bu
yüzdendir ki, en basit talepler jopla, dayakla karşılanır...
Gerçi, çekilmez denilen filmlerin
çekildiği, yazılmaz denilen kitapların yazıldığı zamanlar da olur ama yapanlar
bazı riskleri göze alırlar...
Uluslararası tekellerin, birer birer
ülkemizi işgal ettiği şu günlerde ise, yeni tanıştığımız başka bir
"çekilemez" nedenle karşılaşıyoruz. Hani, bazı dizi film ya da filmlerden
sonra, bazen doktorlar, bazen avukatlar ve bazen de kapıcılar ayaklanır ya,
niye bizi kötü gösterdiniz diye, hani biz de gülerdik... Boşuna gülermişiz
aslında, çünkü daha kötüsü varmış. Nasıl mı?
"Amerika'da
en çok reklam veren, bizde de, deterjan sanayiini eline geçirmek üzere olan
Procter & Gamble Tröstü'dür; Profesör Bagdikian, bu tröstün, televizyonlara
verdiği reklam talimatnamesini yayınlıyor. Sabun tröstü reklam verdiği
televizyonlarda savaş filmlerinde dehşeti göstermeyi yasaklıyor ve üniformalı
olanların kötü gösterilmesini ve hele cinayet işlemesini kesinlikle sansür
ediyor. Deterjan Tröstü, filmlerde iş adamlarının acımasız, sevgisiz, aşksız
gösterilmelerini reklam yasağı için cürüm sayıyor; eğer bir iş adamı kötü film
edilirse, diğer tüm iş adamlarının bundan nefret ettiği filmde yer alacaktı,
talimatta bu da var. Bu talimat, yerli-yabancı televizyon dizilerini ve günlük
basında oligark süslemelerini anlamamıza katkıda bulunuyor, görüyoruz.
Sigaracıların
sansür talimatnamesinde ise sigaraların kül tablasında un edilmesi veya ayak
altında ezilmesi yasaklanmaktadır; senarist ve rejisör, sigaraya aşkla
yaklaşmak zorundadır. İlaççıların talimatnamesinde ise, hap alarak intihar
edenler film edilecek olursa; 'tablet ve şişesi kesinlikle gösterilmeyecek'
emri var;her halde izleyenler, benim Amerika'yı değil, ülkemizi tasvir ettiğimi
anlamak durumundadırlar." (28 Kasım 1999
Aydınlık- Yalçın Küçük-Ahtopot)
Görülüyor ki, burada sadece bir
tekelin yasaklarından söz ediliyor. Ülkemizde yayıncılara reklam veren, irili
ufaklı ve yerli- yabancı diğer tekellerin talimatlarını henüz bilmiyoruz ama
listenin kabaracağı anlaşılıyor...
Gerekli sansür bu şekilde
halledildiği için olsa gerek, RTÜK'e de, Şaban'ın 'eşşoğlueşşek' lerine sansür
koymak kalıyor. Böylece, halkımızın, bazen övmek için bile kullandığı
'eşşoğlueşşek'imiz tarih oluyor... RTÜK'ün aklına her halde, pavyonlardan,
gazinolardan kameralarını çekmeyen televoleleri, yargıç görevi üstlenmiş
programcıları, her birinde mafya güzellemesi yapılan tv dizilerini sansürlemek
gelmiyor...
Öküz dergisi yayın yönetmeni Metin
Üstündağ'ın da belirttiği gibi, bizde televizyonculuk, halkı üç dakika
ağlatmaya ve üç dakikada güldürmeye ayarlı. Bu yüzdendir ki, televoleler
tutuyor. Ebru Gündeş ile üç dakika ağlarken, Cem Yılmaz ile üç dakika da
gülüyoruz.
Birbirini izleyen üç dakikaların alıcısı halkımız ise, zaten daha
fazlasını talep etmiyor...
Benim yıllardır ilgimi çeken başka
bir konu ise, şu sponsorluk denilen olgunun, sansüre ne denli etkili olduğu.
Düşünsenize, çevrilen her filmin ya da dizinin altına "...'nin katkılarıyla" ibaresi
konuyor. Peki, bu sponsorun ya da finansörün hiç mi talebi olmuyor? Olmaması
düşünülemez ve galiba bu da ayrı bir araştırma konusu...
A. Şimşek
20 Aralık 2013 Cuma
Düşünmüyorum, öyleyse ayakkabı kutusu...(!)
Kitaplar bize uygarlığın, M.Ö.
3000 yılı dolaylarında başladığını söylüyor.
2000
li yılları biraz geçtiğimize göre, kaba bir hesapla uygarlığın başlangıcından bu
yana 5000 yıl geçmiş oluyor.
Peki,
neler oldu bu 5000 yılda ? 5000 yıl önce başlattığımız uygarlığı devam ettiriyor
muyuz, yoksa köküne kibrit suyu dökmek üzere miyiz?
Şu koca 5000 yılı özetlemek istesek; herhalde sayısız savaş, katliam, tecavüz, açlık, sefalet ve hastalıktan bahsetmemiz gerekir.
Her
geçen gün daha fazla sayıda insan ölüyor, daha fazla sayıda insan işsiz
kalıyor, daha fazla sayıda insan hastalıklarla mücadele ediyor.
İnsanoğlu,
inatla mutsuzluk üreten yolunda gitmekte ısrar ediyor.
5000
yıl sonunda geldiğimiz noktanın analizini, neden ve nasıllarını bırakalım
uzmanları yapsınlar. Ben daha çok sonuçla ilgileniyorum.
Aslında
bu uzun girişin amacı, okuduğum bir bilim haberiydi değerli okurlar. Haber, insan
beyninin 5000 sene içinde %10 oranında küçüldüğünü söylüyordu. Haberi okuduktan
sonra insanoğlunun geçmişine baktım ve “Başka bir sonuç zaten mümkün değildi
ki!” dedim.
Son
yüz elli yılda ise, insan ağırlığı ortalama 20 kilo artmış. İnsanın bedeni irileşirken,
beyni küçülmeye devam ediyor.
Sonra, dinozorların neslinin tükenmesiyle ilgili olarak söylenen bir söz geldi aklıma. Kocaman bir vücut, ufacık bir beyin; işte dinozorların yok olmasının nedeni!..
Bütün bu olanlara bakınca, insanlığın sonu geliyor mu “acaba” demeden geçemiyorum.
“Bu şekilde, insan beyni 5 bin sene önceki haline
oranla yüzde 10 küçüldü. Bilim insanları ise hayvan avı ile geçinen insanlıktan
bu yana
ihtiyaçlarını başkaları ile gidermeye başlayan insanların edindiği davranış
değişikliklerinin beynin küçülmesini tetiklediklerini ifade ettiler.”
Haberin
son paragrafını ise; açlık sınırının 1065 TL olduğu bir memlekette net 868 TL
asgari ücret tayin edenlere ithaf ediyorum.
Efendim, kısaca toparlayacak olursam; sen, insanları sömürürsen beynin küçülür; işin özü budur!..
A. Şimşek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































